Eskiden yürümekte bile zorlanırdım. Şimdiyse, yürürken bardaktan "soğuk içiniz" önerili içecekler içiyorum. İşte böyle değiştim ben.
*Görüntü yönetmeninden gelmiş gözlem gibiyim.
Blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Star Wars
"Bunları herkese anlatmam bak! Blogunda paylaş diye gönderiyorum." dedi...
"Hepsi olmaz, erişime engelliyiz!" dedim...
"Ne fark eder lan!" dedi...
"Fark etmiyorsa bu ne bık bık lan?" dedim...
İşte yazının bir bölümü...
Kısa kısa notlarım var bu filme dair... Bak bakalım!
"Dark Side" dendiğinde aklına "Sith" gelenler için;
Galaktik cumhuriyetin son başkanı, galaktik imparatorluğun ilk imparatoru olan DArth Sidius, aynı zamanda senatör Palpatine olarak bildiğimiz karakterdir. Kendisi barışcıl bir gezegen olan Naboo'da doğar. Nasıl olur da böyle bir şeye dönüşür? Soru bu, bunu düşün biraz...
"Sith" dediğin şeye dair;
İki diye bir kuralları vardır. Bu kuralı koyan Darth Bane denen bir karakterdir. Sonra Sidius kendi öğrencilerini yetiştirir ve bu kurala uymaya devam eder. Hemen atlama o düşündüğün "Darth Maul" u yetiştiren Sidius değildir. Sidius bir öğrenci yetiştirmiştir ama Sith düzeninin dışında bırakmıştır. Gizli bir suikast makinesi olan bu öğrencisinin adı, MAra Jade'dir. Darth Maul'u yetiştiren kimdir peki? Darth Plaugedis... Bu adam Darth Sidius'un master dediği insandır ve Sidius tarafından öldürülür. Nedeni? Çünkü kendisinden daha güçlü olabilecek öğrenciler yetiştirebilme olasılığıdır. Nasılı? Uykusunda öldürmüştür işte...
Bunlar detay bile değil bu evrene dair. Bak mesela Arakyd Industries diye bir kuruluş var. Bu adamlar, imparatorluğun yükselmesi ile parlıyorlar. Droid siparişlerini alabilmek için neden mantıklı tercih olduklarına dair argümanları bile var. Askeri malzeme üreticisi olup karlı bir şirket haline gelme planları bir ayrı zaten... Yeni cumhuriyet bile çöküşünden sonra bu adamlarla işbirliği yaptı...
Kurgu çok geniş. Öyle altı filmi izleyip vay ben oldum, şimdi "dark side", lak luk "jedi" konuşayım demesin kimse... Hele davetkar ve gel anlatayım hiç olmasın...
Başlığı Nerede Lan Bunun?
Bak ......... (Burada adımı kullanmış terbiyesiz insan! Öpüyorum yanaklarından)
Bu yazıyı bloğunda bu haliyle yayınlayasın diye yazıyorum. Yayınlar mısın bilmem. (Yayınlarım tabii lan! Ne demek) Kazantip festivaline birlikte Polonya'ya gitmeden önce yayınlarsan uçakta senle sevimli sohbetler yapabilir, üstelik ne gocunurum ne de gücenirim. (Baya gidiyoruz yani Kazantip'e... http://www.kazantip.com/ )
Yazdığım şeyleri defter ve kalem kullanarak yazmam da ayrıca dikkatini çekmiş olmalı. Biliyorum bloğuna yazmaya karar verirsen bunu PC'ne geçirmen gerekecek. Şimdiden kulaklarımı kötü kötü çınlatıyorum. (Lan izin ver, o işi ben yapayım...) Sen yine küfür et, o bir şey değil, gönüller bir olsun.
Sen de bilirsin ki beyin bedavadır. Çinliler ücretli beyin yapmış diyorlar. Beleş de olsa beynimi bu durum karşısında kullanmak istemiyorum. Yazık. (Tam bu noktada arka sayfaya geçmemi işaret eden bir ok var. Yürü be!)
Gideceğimiz festival için sana Polonyalı hatun bakmaya gideceğim için yazıma son veriyorum. (Sağolasın...)
Defterime yazılanlar bu kadar...
Bu yazının parantez içleri bana aittir. Kalan kısmını hiç bir değişiklik yapmadan aktardım. Bir iki söyleyeceğimi de söyleyip, tüm insanlığı bu çileden kurtaracağım.
Be insan! Kendi bloğuna böyle mi yazıyorsun? Ben şimdi senin kim olduğunu açıklasam ne bok yersin? Şuradaki üç takipçiye ve çarpan etkisiyle tüm dünyaya rezil olmaz mısın? Hayır yazıyı geçiyorum, madem yayınla diyorsun neden başlık yazmıyorsun lan? Başlık bulamadım, çok zorlandım... üzüldüm...
Bu kadar soru sormamalıydım! Neyse, asıl söylemek istediğim şeyi söyleyeyim... Festival Polonya'da değil ki... Neden oraya gidiyoruz?
Çok yanlış anlamışsın be... ehohey!
Günlük
Sen yokken başkası vardı biliyor musun? Tabii ki bilmiyorsun... Nereden bileceksin lan? Aslında biraz bahsetmeye çalıştım sana ama anlamadın, göremedin bende en çok yer kaplayan şeyi.. ve her şeyin başlangıcını... Olsun, seni anlıyorum... Biraz ruhsuz, biraz taklit gibisin! Ayrıca o daha güzel kokuyor...
Ama artık zamanı geldi. Tüm bunları sana daha açık anlatmam gerekiyor sanırım...
Tam olarak bu şekilde bir not düşmüşüm ve o önemli şeye şunları yazmışım...
(Bugün Ayın Kaçı? Eylül 2008)
Sana haksızlık ettiğimi, seni tekrar okuyunca anladım... Eee ne oldu? Hiç bir şey!
Bugün tekrar yazmaya ve tarihe notlar düşmeye karar verdim...
"oheyhohey.blogspot.com"
Bu arada günlük...
Seni yayınlayacağım ya da yayınlatacağım... Olmaz değil mi?
Evet... Bende inanmadım zaten!
Bir önceki sayfanın bitimindeyse şu şekilde başka bir not var...
Defter senin cidden ağzına sıçmışım... Ne kadar gereksiz ********** varsa not düşülmüş...
Evet Blog!
Senden önce o günlük vardı ve yazdığım satırlardan bazıları bunlar. O yıldız yıldız olan yerde bir kelime grubu var ama bugün daha gereksiz bir muhabbet olduğunu düşündüğüm için paylaşmadım.
Senden günlüğe bahsetmişim işte 2008 yılının eylül ayında... Şimdi yerler değişiyor! Neyse ki sen kendi kendine tarih atıyorsun...
Şurada blog'umla konuşuyorum... oturmuş okuyorsun! Çok ayıp...
Şekil
Yine şeklini değiştirmiş bu blog... Ne alıp veremediği varsa kendisiyle?
Biraz çakma olmuş zaten, yanda bulunan sosyal medya ikonları genelde ana sayfaya gidiyor. Bir tane twikker bir tane de formspring linki çalışmakta. Rss tamam gibi...
Ama bir şeyler olmamış sanki. Rengi mi, banner mı? Bilemedim. Daha geniş bir zamanda blog son değişikliğini yaşayacak. Geçici arayüzle devam etmenizi ve çok karıştırmamanızı tavsiye ediyoruz...
Çoğul çoğul konuşup, kurumsallaşmaya çalışıyorum. Bir boka benzemiyor...
Biraz çakma olmuş zaten, yanda bulunan sosyal medya ikonları genelde ana sayfaya gidiyor. Bir tane twikker bir tane de formspring linki çalışmakta. Rss tamam gibi...
Ama bir şeyler olmamış sanki. Rengi mi, banner mı? Bilemedim. Daha geniş bir zamanda blog son değişikliğini yaşayacak. Geçici arayüzle devam etmenizi ve çok karıştırmamanızı tavsiye ediyoruz...
Çoğul çoğul konuşup, kurumsallaşmaya çalışıyorum. Bir boka benzemiyor...
Büyük Kurgu - Double the Action, Triple the Excitement - One Man.. Yeter Lan!
Hayatımın bir kısmı kendimize oyunlar bulmakla geçti. Bu konuda elverişli bir ortamda büyüdüğümü söyleyebilirim. Ağaç yaşken eğilir efekti diyemem ama zaman içinde, kendimiz için yaptığımız bu oyunlar bizi biraz eğmiş olsa gerek... Bu oyunlara beraber kafa patlattığım arkadaşımın yüzünü pek hatırlıyorum, şu an için sadece telefonla görüşebilirim... -ama ben görüşmeyecektim, kurgu böyleydi-
Bu çocukluk hareketleri, büyüdükçe orantısız bir şekilde evrildi. Artık yapılan, yapılmış, yapılabilecek ve kendi kurguladığım tüm oyunların oyuncusu olarak kabul ediyordum kendimi... hala öyle bir iddia var bir kenarda ama şu sıralar biraz kurgusal hatalar yapmaktayım...
Kimilerinin sosyal deney dediği, benim henüz bir isim bulamadığım, "küçük kurgular diyelim" o küçük kurgular, kimi zaman çok keyifli, kimi zaman çok anlamsız olabiliyordu. Tabii her zaman adil olması gerekiyor. Çünkü bu küçük kurgular, büyük şeylere neden olabiliyor... Genelde dinlenmekten keyif duyulan ama her hikayesinden şüphe edilen insan olarak görülmek, kendini anlatma ihtiyacı doğuruyor beyin denen kıvrımsalda...
Hayatım boyunca neden bunları yaptığımı kimseye anlatamadım. Gidip bir nedenden dolayı biriyle altı ay geçirmeme, acil servislere nedensiz bu kadar uğramama, bankadan bankaya hiç bir işlem yapmadan dolaşmama, bir gün otobüse binip gitmeme "anlam verebilenler", "veremeyenler"... "farkında olmayanlar"... gibi bir takım değerler var burada işte...
Bu yüzden bu hareketleri nedensiz yapmaya ama sonunda insanlara neden bunları yaptığımı anlatmaya karar verdim. Bu hayatımın en büyük "küçük kurgusu" olacaktı. Hala olabilir.. Hala hepimizin hayatının en büyük "küçük kurgusu" bu olabilir. Büyük patlama... Büyük Hadron Çarpıştırıcısı...
İnsanlara tüm bunları öldükten sonra anlatmaya karar verdim. Benim için önemli bazı insanlardan küçük isteklerim oldu. Bir nevi vasiyet olan bu istekler, insanları üzmemiştir diye düşünüyorum. Çünkü bu istekler çok anlamlı parçalar değil... Ama tek başlarına öyle değil gibiler...
Mesela okuduğun blog, bu kurgunun çok uzun zamandır bir parçası. Okuduklarından emin olduğum -tüm yazıları değil sanırım-, okumasalar bile arada girip burada bir tür yazıya bakan iki kişi var. -Selamlar! Bu değil o mesaj- Uygun zaman geldiğinde bu bloga benden başka ulaşabilecek bir insan daha var, ki o kişinin elinde de benim buraya yazmasını istediğim bir kaç şey var... O iki kişinin beklediği bu mesajlardan sonra, aramaları gereken ve okumaları gereken başka bir şeyler var... var var işte..
Şimdi burası çakma "sonu şaşırtan" filmler gibi olmuş... Evet kabul ediyorum, zaten öyle olmasın, daha bir komediye çalsın diye oldukça eğlenceli planlıyordum kurguyu... Derken ilahi komedya...
Neyse konumuz hiç bu değil... Hazırladığım mesajlar, yazılar, kutular ve kurmaya çalıştığım ikili ilişkiler o kadar karmaşık ki ben ölürsem ne bok yersiniz inanın hiç bir fikrim yok... Zaten daha öncesinde kurgunun bazı noktalarında mesaj kaymaları ve kopukluklar gözüme çarpmıştı... Fakat bundan emin olduğum an, hemen dolabın arkasında, bana ait olan yan daireye açılan gizli kapıya koştum. Üzerinde çalıştığım bu kocaman kurgunun, binlerce sayfa kağıt, ip, raptiye, işaretlemek için renkli şeyler ve fotoğraflarla dolu olduğunu düşünün. Burası size "katli hep yanlış arayan polis"li filmleri andırmış olabilir. Olsun... Aynen öyle..
Çalışmalarımı tekrar gözden geçirdiğimde çok önemli bir kaç hata yaptığımı fark ettim. Bıraktığım mesajların bazıları periyodik olarak kendini sonsuza kadar tekrar edecekler. Orada param param paradokslar oluşturmuşum, haberim yok! (Böyle film var mı lan? Yoksa çekebilirsin... zengin olabilirsin..)
Sende biliyorsun ki... bir insan, dünyanın her hangi bir yerinde bulunan başka bir insana dört tanıdık ile ulaşabiliyormuş. Ben böyle ete göte gelmeyen teorileri severim ama... bu ne! İşte bu durum, benim kurgumu iyice içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Kurgunun içine, ölmeden önce kendim için bir şeyler karıştırmışım... madem dört insan kadar yakınım neden olmasın filan... İhtiras işte ne yapalım...
Şimdilik kurgunun hatalarını temizliyorum. Ölmeden tekrar işler hale getirebilirsem olur, olmazsa ben öldükten sonra insanlar gerçekten anlamsız bir takım hareketler yapar... sanırım bu anlamsızlıkları benim için yaparlar... Ben çok eğlenirim öyle bir durumda, o anlamsızlıkları yapanlar da eğlenirse kurgunun doğası ortaya çıkmış olur. Ama bunu şansa bırakmayacağım...
Hey okuyan! Bu mesaj o mesaj değil... Sakın arama! Sonra kurguyu, yanlış bir yerden tetiklersin... çok acayip sıçarım... hepimiz öyle..
33651*1 579148 6118694 171 236*6 3343*6 63 8* 5767691 75412*694276
57 599551 61114 99718 82534 7*2*6
heh..
Bu çocukluk hareketleri, büyüdükçe orantısız bir şekilde evrildi. Artık yapılan, yapılmış, yapılabilecek ve kendi kurguladığım tüm oyunların oyuncusu olarak kabul ediyordum kendimi... hala öyle bir iddia var bir kenarda ama şu sıralar biraz kurgusal hatalar yapmaktayım...
Kimilerinin sosyal deney dediği, benim henüz bir isim bulamadığım, "küçük kurgular diyelim" o küçük kurgular, kimi zaman çok keyifli, kimi zaman çok anlamsız olabiliyordu. Tabii her zaman adil olması gerekiyor. Çünkü bu küçük kurgular, büyük şeylere neden olabiliyor... Genelde dinlenmekten keyif duyulan ama her hikayesinden şüphe edilen insan olarak görülmek, kendini anlatma ihtiyacı doğuruyor beyin denen kıvrımsalda...
Hayatım boyunca neden bunları yaptığımı kimseye anlatamadım. Gidip bir nedenden dolayı biriyle altı ay geçirmeme, acil servislere nedensiz bu kadar uğramama, bankadan bankaya hiç bir işlem yapmadan dolaşmama, bir gün otobüse binip gitmeme "anlam verebilenler", "veremeyenler"... "farkında olmayanlar"... gibi bir takım değerler var burada işte...
Bu yüzden bu hareketleri nedensiz yapmaya ama sonunda insanlara neden bunları yaptığımı anlatmaya karar verdim. Bu hayatımın en büyük "küçük kurgusu" olacaktı. Hala olabilir.. Hala hepimizin hayatının en büyük "küçük kurgusu" bu olabilir. Büyük patlama... Büyük Hadron Çarpıştırıcısı...
İnsanlara tüm bunları öldükten sonra anlatmaya karar verdim. Benim için önemli bazı insanlardan küçük isteklerim oldu. Bir nevi vasiyet olan bu istekler, insanları üzmemiştir diye düşünüyorum. Çünkü bu istekler çok anlamlı parçalar değil... Ama tek başlarına öyle değil gibiler...
Mesela okuduğun blog, bu kurgunun çok uzun zamandır bir parçası. Okuduklarından emin olduğum -tüm yazıları değil sanırım-, okumasalar bile arada girip burada bir tür yazıya bakan iki kişi var. -Selamlar! Bu değil o mesaj- Uygun zaman geldiğinde bu bloga benden başka ulaşabilecek bir insan daha var, ki o kişinin elinde de benim buraya yazmasını istediğim bir kaç şey var... O iki kişinin beklediği bu mesajlardan sonra, aramaları gereken ve okumaları gereken başka bir şeyler var... var var işte..
Şimdi burası çakma "sonu şaşırtan" filmler gibi olmuş... Evet kabul ediyorum, zaten öyle olmasın, daha bir komediye çalsın diye oldukça eğlenceli planlıyordum kurguyu... Derken ilahi komedya...
Neyse konumuz hiç bu değil... Hazırladığım mesajlar, yazılar, kutular ve kurmaya çalıştığım ikili ilişkiler o kadar karmaşık ki ben ölürsem ne bok yersiniz inanın hiç bir fikrim yok... Zaten daha öncesinde kurgunun bazı noktalarında mesaj kaymaları ve kopukluklar gözüme çarpmıştı... Fakat bundan emin olduğum an, hemen dolabın arkasında, bana ait olan yan daireye açılan gizli kapıya koştum. Üzerinde çalıştığım bu kocaman kurgunun, binlerce sayfa kağıt, ip, raptiye, işaretlemek için renkli şeyler ve fotoğraflarla dolu olduğunu düşünün. Burası size "katli hep yanlış arayan polis"li filmleri andırmış olabilir. Olsun... Aynen öyle..
Çalışmalarımı tekrar gözden geçirdiğimde çok önemli bir kaç hata yaptığımı fark ettim. Bıraktığım mesajların bazıları periyodik olarak kendini sonsuza kadar tekrar edecekler. Orada param param paradokslar oluşturmuşum, haberim yok! (Böyle film var mı lan? Yoksa çekebilirsin... zengin olabilirsin..)
Sende biliyorsun ki... bir insan, dünyanın her hangi bir yerinde bulunan başka bir insana dört tanıdık ile ulaşabiliyormuş. Ben böyle ete göte gelmeyen teorileri severim ama... bu ne! İşte bu durum, benim kurgumu iyice içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Kurgunun içine, ölmeden önce kendim için bir şeyler karıştırmışım... madem dört insan kadar yakınım neden olmasın filan... İhtiras işte ne yapalım...
Şimdilik kurgunun hatalarını temizliyorum. Ölmeden tekrar işler hale getirebilirsem olur, olmazsa ben öldükten sonra insanlar gerçekten anlamsız bir takım hareketler yapar... sanırım bu anlamsızlıkları benim için yaparlar... Ben çok eğlenirim öyle bir durumda, o anlamsızlıkları yapanlar da eğlenirse kurgunun doğası ortaya çıkmış olur. Ama bunu şansa bırakmayacağım...
Hey okuyan! Bu mesaj o mesaj değil... Sakın arama! Sonra kurguyu, yanlış bir yerden tetiklersin... çok acayip sıçarım... hepimiz öyle..
33651*1 579148 6118694 171 236*6 3343*6 63 8* 5767691 75412*694276
57 599551 61114 99718 82534 7*2*6
heh..
O Blog
Günün öyle bir saatinde kalktım ki, artık bugünden bir bok olmaz dedim kendi kendime... O pasaklı, ayak sürüyen bir yürüyüş vardır ya işte öyle yürüdüm evin içinde...öyle bir yürüyüş olmayabilir de, betimlediğim şeyi gözümün önüne getiremedim... Aylak aylak evde dolanmanın bir tek ödülü var, mutfak civarında sıcak suya erişmek için bir iki el kol hareketi yapmak... Sonra oraya buraya bir iki sorti daha atılır ve kahve yapmak için tekrar mutfağa uğranır. Bu ev içi transandantal seyahatlerimi neden paylaşıyorum hiç bir fikrim yok...
Neden bunları anlattım? Ben zaten bunu anlatacaktım... Bilgisayar başına geçiyor insan eline kahve tutuşturulunca. Sonra o blog senin bu blog benim geziniyorum sağda solda... Bazı bloglar çok bok. Bakmam ile çıkmam bir oluyor... Hadi iki satır okuyayım diyorum, olmuyor... Burun kıvırıyorum resmen. Kimisi moda yazmış, kimisi resimli anlatımlarla program kurmuş, yemek tarifi verenler ve duygusal aforizmalar için dilini sertleştirmiş ablalar ve abiler... Lan! Bunları okumuyorsan, geriye ne kalıyor okuyacak?
Neden bunları anlattım? Ben zaten bunu anlatacaktım... Bilgisayar başına geçiyor insan eline kahve tutuşturulunca. Sonra o blog senin bu blog benim geziniyorum sağda solda... Bazı bloglar çok bok. Bakmam ile çıkmam bir oluyor... Hadi iki satır okuyayım diyorum, olmuyor... Burun kıvırıyorum resmen. Kimisi moda yazmış, kimisi resimli anlatımlarla program kurmuş, yemek tarifi verenler ve duygusal aforizmalar için dilini sertleştirmiş ablalar ve abiler... Lan! Bunları okumuyorsan, geriye ne kalıyor okuyacak?
Okuyamıyorum
Kan kompresörü kalbimin, beynime pompaladığı kanın, glikozun haddi hesabı yok bu günlerde.
Öyle ki, zaman denen o görünmez kelepçenin mahkumu olmuş beynimin, kendi hükmettiği bileklere bakıp, “fetret! fetret!” diye bağırması rastlantı mı? Bohem, yalazlanan bu düşünceyi sindirip kenara koyar mı? Koyabilir mi?
Karavaş olmuş hislerini tutup, ruhunun yuğu kalkmadan önce pamuk diye bir tarafında sokabilir mi? Fıstıki bir renk pantolonunu giyip bu sokaklarda hızlı adımlarla, şahsına münhasır yol alan bu insan bir gün o köşede durur mu? Kendisine bu çolpa düşünceleri armağan edene haykırıp, santimantal bir sitem gönderir mi? Yoksa bu karanlıkları alıp yanına, haydi bana eyvallah der ve çekip gider mi?
Alil ruhum kendine bir derman mı arıyor sanki?
Ben böyle yazıları hiç okuyamıyorum lan… Bunu nasıl yazdım hiç bir fikrim yok…
O Değilde Bu Nasıl Bir Şey
Bilgisayarımın fanı, sigaramın dumanını yavaş yavaş kendine doğru çekiyor ve ben monitör ile arama giren dumanın verdiği o bambaşka hava ile sağda solda geziniyor, “lan bu sosyal medya ne biçim bir şeymiş.” diyorum. Bir süredir ket vurduğum düşüncelerim aksın diye bakınıyorum etrafa…
Bakkalın, manavın, sabah işe giden memurun aldığı gazeteleri düşünüyorum. Sabah kahvaltı yapmadan evden çıkan insanın, çayı ile birlikte aldığı şeyleri yerken göz attığı o gazeteyi, televizyonu düşünüyorum. İnsanın kendini güncellemesi bir dert tabii. Yapan var yapmayan var -kime ne?-
Yok efendim… Ben o üçüncü sayfa haberlerine, ana haber bültenlerinin boktan fon müzikleri ile sunduklarına laf etmeyeceğim. İyi ki yapıyorlar… “Ay ne biçim şeyler bunlar, ben yıllardır televizyon izlemiyorum.” gibi laflar edenler geliyor aklıma.-Bu insanlardan, yazının kalan kısmında “bu insanlar” diye bahsedeceğim.- ”Vay be, ne büyük insanmışsın lan sen.” demedim hiç birine. Ben o haberleri izliyorum, o gazeteyi okuyorum -her zaman değil tabii ara ara- ” peh duramıyor işte insan!”
Yahu beğenmiyorsan nedeni var. Yok mu?
Bakınırken bir takım sosyal medya araçlarına, bazı insanlar görüyorum. Ne güzel, alıyorlar o bokum-götüm şeyleri, bir güzel yorumlayıp seriyorlar önümüze. Reklam mı alıyor bunun için? Medya patroncuğu mu oluyor? Hayır, kıçı kırık bir blog yazarından öteye gitmiyor/gidemiyor. Ama yaptığı iş pek ala. Beğenmiyorsan birini, diğeri başka tarafından tutup anlatıyor. Her biri bir şekilde, anlaşılabilir bir şey koyuyor ortaya. Sansürü de yok… Mis!
“bu insanlar” için bu yazının bir resmi var…
“Hohohhoy, ben yıllardır televizyon izlemedim. He o gazeteler mi? hayır asla okumam! evet sadece kitap okurum ben.. ne blog mu? nasıl.. kim yazıyor.. aaa amele işi o! şu kitabı tavsiye ederim…”
*Bu ne lan? bu ne lahana, bu ne patlıcan… yazsana… ya da oku..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
