Bağlamsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bağlamsız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bağlamsız Yazılar Serisi - XI
Duyguların en pisidir kıskançlık. Öyle pis öyle lanet bir şeydir ki, somut olarak dışa vurumu bile sevimsiz bir görüntü oluşturur. Hak verilmez bir şeydir. Kıskançlık, sinsi olmanın eşiğinden çoktan geçmiş olmaktır. Kişiye, terminatöre yüklenen "Sarah Connor'ı yok et!" tadında bir körlük verir. Haliyle kıskançların yapacağı tahribat akıl almaz boyutlara varabilir. Bu durumun en büyük örneği Plüton'un gezegenlikten çıkarılmasıdır. Pis kıskançlar... Hep sizin yüzünüzden.
Bunu geçtim;
"İnsanlar evler yapıyorlar. Evleri yanlış yerlere yapıyorlar. Çok katlı ve çirkin olması bir yana, olmaması gereken yerlere başka insanları yerleştiriyorlar. Çünkü paraları az ya da yok. İnsanlar birbirinin üzerine çıkmayı çok abartıyorlar. Sonra bir sel oluyor ve tekrar başa dönüyoruz." diyor bir çocuk, babasının gözlerine baka baka... Baba, bir şey diyecek ama duruyor... "Sen yapma sakın!" diyor çocuğa...
Derken aklıma geldi;
İnsanların büyük bir bölümü yalnızlıklarını anlatır. Anlatsınlar, anlatmasınlar demiyorum ama biraz yavaş yapsınlar bu işi... Hayatın bazı bölümlerinde, insan içinde bulunduğu durum itibariyle kendini hardal gibi hissedebilir. Ketçap ve mayonezin yaşadığı inanılmaz birlikteliği, "İkimiz Bir Ekmek Arasında"diye bir filmde de görebilir... Hatta hayat/felek/kader vb. tüm dış mihraklar bu filmin devamının çekilmesinde rol alabilir. (İkimiz Bir Ekmek Arasında-2 gibi...) Olsun! Bu demek değildir ki kimse hardalı sevmeyecek. Yazılan şeyi silmenin kolaylığından bahseder insanlar ama kimse bir kere söylenen sözden dönmenin boktanlığından bahsetmez.
Aklıma geldikçe gerildiğim bir şey;
"Birine kızınca kavga ediyorum. Kavga ederken canım acıdığı için bir başkasıyla kavga etmeden önce, kavga etmemenin yollarını arıyorum. Genelde bir yol oluyor hep kavga etmemek için. Tüm bunlar kafamı karıştırsa da sonunda bir iki sefer aynı hatayı yapıyorum -daha fazla değil-. Savaşın asla böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar ölüyorsa, ne anlamı var ki? Üstelik binlerce yıldır hala aynı şeyi yapıyor insanlar. Ben insan değil miyim?" derse biri, "insan değilsin" diyecek bir çok insan var.
Oysa durduk yere kızıyorum bazen;
İnsanlık edip haber vermiş parçacık bilimi çalışanlar. Proton alıp-satıyoruz, elektron tanıştırıyoruz, bozon festivali yapıyoruz dememişler ki! Hayır bir bok anlıyormuş gibi hala vık vık konuşan insanlar görüyorum. Yani fiziği hayatında, ancak merdivenden düşmek olarak pratik edebilmiş bu insanların twitterda varoluş çabalarını bu kritik fizik yorumlarıyla sürdürmeleri, bir elektron dostu olarak canımı acıtıyor. Sizi saran manyetik alana birazcık hürmetiniz varsa oturup radyo dinler ve "nasıl yapmışlar lan bu radyoyu?" diye sormaya devam edersiniz. Etmezsiniz tabi! Neyse...
Oysa;
Duraklar arası mesafe azalmıyorsa duruyorsun demektir, dersem eğer gitmek istediğim durağın hareket etmediğini varsaydım demektir. Bir durak hareket ediyorsa nasıl bir durak olabilir ki?
Bunu geçtim;
"İnsanlar evler yapıyorlar. Evleri yanlış yerlere yapıyorlar. Çok katlı ve çirkin olması bir yana, olmaması gereken yerlere başka insanları yerleştiriyorlar. Çünkü paraları az ya da yok. İnsanlar birbirinin üzerine çıkmayı çok abartıyorlar. Sonra bir sel oluyor ve tekrar başa dönüyoruz." diyor bir çocuk, babasının gözlerine baka baka... Baba, bir şey diyecek ama duruyor... "Sen yapma sakın!" diyor çocuğa...
Derken aklıma geldi;
İnsanların büyük bir bölümü yalnızlıklarını anlatır. Anlatsınlar, anlatmasınlar demiyorum ama biraz yavaş yapsınlar bu işi... Hayatın bazı bölümlerinde, insan içinde bulunduğu durum itibariyle kendini hardal gibi hissedebilir. Ketçap ve mayonezin yaşadığı inanılmaz birlikteliği, "İkimiz Bir Ekmek Arasında"diye bir filmde de görebilir... Hatta hayat/felek/kader vb. tüm dış mihraklar bu filmin devamının çekilmesinde rol alabilir. (İkimiz Bir Ekmek Arasında-2 gibi...) Olsun! Bu demek değildir ki kimse hardalı sevmeyecek. Yazılan şeyi silmenin kolaylığından bahseder insanlar ama kimse bir kere söylenen sözden dönmenin boktanlığından bahsetmez.
Aklıma geldikçe gerildiğim bir şey;
"Birine kızınca kavga ediyorum. Kavga ederken canım acıdığı için bir başkasıyla kavga etmeden önce, kavga etmemenin yollarını arıyorum. Genelde bir yol oluyor hep kavga etmemek için. Tüm bunlar kafamı karıştırsa da sonunda bir iki sefer aynı hatayı yapıyorum -daha fazla değil-. Savaşın asla böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar ölüyorsa, ne anlamı var ki? Üstelik binlerce yıldır hala aynı şeyi yapıyor insanlar. Ben insan değil miyim?" derse biri, "insan değilsin" diyecek bir çok insan var.
Oysa durduk yere kızıyorum bazen;
İnsanlık edip haber vermiş parçacık bilimi çalışanlar. Proton alıp-satıyoruz, elektron tanıştırıyoruz, bozon festivali yapıyoruz dememişler ki! Hayır bir bok anlıyormuş gibi hala vık vık konuşan insanlar görüyorum. Yani fiziği hayatında, ancak merdivenden düşmek olarak pratik edebilmiş bu insanların twitterda varoluş çabalarını bu kritik fizik yorumlarıyla sürdürmeleri, bir elektron dostu olarak canımı acıtıyor. Sizi saran manyetik alana birazcık hürmetiniz varsa oturup radyo dinler ve "nasıl yapmışlar lan bu radyoyu?" diye sormaya devam edersiniz. Etmezsiniz tabi! Neyse...
Oysa;
Duraklar arası mesafe azalmıyorsa duruyorsun demektir, dersem eğer gitmek istediğim durağın hareket etmediğini varsaydım demektir. Bir durak hareket ediyorsa nasıl bir durak olabilir ki?
Bilenk!
Biraz incelmiş, yer yer morluklar ve soyulan bir kaç yer... Hissizleşmiş ama parmak ucunda yürümek mümkün. Bir balerin bileği edasıyda kıvrılsa da zayıf ve hastalıklı göründüğünü kabul etmemek, hıyarlık hatta öküzlük olur. Belki eşşeklik ama daha azı değil!
Ben bile alışamamışken bu garip haline, sol ayağım hiç tereddüt etmeden yanaştı yanına. Merakım, ne olacağıyla ilgili değil, nasıl olacağıyla ilgiliydi. Sonuçta her ne kadar şu anda iki ayağımla ilgili bağlamsız bir hikaye anlatıyorsam da, bu konudaki tüm kontrol hala bir omurgalı olarak bende!
Öylesine kırılgan, böylesine başka görünmesine aldırış etmeden dokundu diğerine. Sadece 36 günlük ayrılıktan sonra bile çıplak tenlerin buluşması, hayranlık verecek şekilde şiddetli hissediliyordu...
Ben bile alışamamışken bu garip haline, sol ayağım hiç tereddüt etmeden yanaştı yanına. Merakım, ne olacağıyla ilgili değil, nasıl olacağıyla ilgiliydi. Sonuçta her ne kadar şu anda iki ayağımla ilgili bağlamsız bir hikaye anlatıyorsam da, bu konudaki tüm kontrol hala bir omurgalı olarak bende!
Öylesine kırılgan, böylesine başka görünmesine aldırış etmeden dokundu diğerine. Sadece 36 günlük ayrılıktan sonra bile çıplak tenlerin buluşması, hayranlık verecek şekilde şiddetli hissediliyordu...
Magirus Deutz
Magirus gibi gelip, geçsin...
Gecenin bir vakti yoldan geçen araçların seslerini duyuyorum. Hayatımın bir yol ve o yoldan geçenlerle benzerlik göstermesini istemezdim ama uzun zamandır ev hapsinde kalınca insan, kendini kaldığı yere ait hissedebilmek için daha çok çaba harcıyor.
Kimi zaman sessizlik, aniden bozulup yerini asfalt üzerinde kayan tekerleklerin ve yeni nesil dizel bir motorun sesine bırakıyor. Belli ki geçen araç, yolun boş olmasından faydalanıp hızlıca uzaklaşıyor. Ses geldiği gibi yavaşça yok olup gidiyor. Gecenin rengini değiştiren böyle hoş bir rahatsızlık, kabul edilebilir oluyor birden...
Her aracın bir sesi, geceyi bölen bir söylemi oluyor.
Bazı sesler çok kuvvetli. İnsanı rahatsız etmekle bırakmıyor, yerinden hoplatıyor. "Bu 150 beygirin üzerinde bir şey!" diye tahmin yürütmek zorunda kalıyorsun, kapıldığın paniği gizlemek için. Yersiz oluyor tabi... Neyse ki hızlıca geçiyor bu gibi sesler. Bir anda başına açtığın belanın, hızlıca hayatından çıkıp gitmesi ya da çözülmesi gibi. Hayatımın anlık krizlerini hatırlatıyorlar. Öylesine ansızın, garip...
Bazı araçlar için "Neye yarar bu varlığın?" diyorsun ama onlar da yol alıyor. -Her ne kadar yavaş ve meşakkatli olsa da-
Çok uzaktan bir vızıltıyla geliyor geceye. Yaklaştıkça vızıltı artıyor. Öylesine yavaş geliyor ki bu gelen, sanki asıl amacı ilerlemek değil de ses çıkartmak. Yavaşça giriyor kafanın içine. Duymazdan gelmek imkansız, yavaş yavaş arttırıyor sesini. Sonra anlıyorsun ki çok yakınında! Her şey duruyor. Sonra aynı yavaşlıkta uzaklaşmaya başlıyor. Gelişi gibi, gidişi de bir başka ömre bedel hesap bırakıyor masaya. Sırtta kambur, çaresiz -ince- hastalık gibi... Mobilet!
Tüm bu gelip geçenler arasında bir tanesi var ki, tüm diğerlerini anlamlı kılarcasına, mağrur, "Siz yokken, ben vardım!" edasında ilerliyor. Böyle bir şey kendisi, biraz bak!
Duyulmayacak bir sesi yok! Kendisi itinayla "Ben buradayım!" diyor. Alıştığım için mi bilmem, "İşte geçiyor!" diyorum. Kendine has bir sesi var. Ne kadar hızlı olduğunu tahmin edersiniz. Ne çok yavaş ne de çok hızlı. -Öyle bir hız işte- Sanki tam olarak gidilmesi gereken gibi gidiyor. Gecenin içinde, bir selam verip, hal hatır sorup kayboluyor. "Olur bu!" diyorum. Gerektiği kadar dikkat çekiyor, gerektiği kadar meşgul ediyor. Zaten gerekli bir iş yapıyor... -Alıştığım için mi?-
Magirus Deutz! Kararında bir rahatsızlığın vücuda gelmiş hali olduğun için istenmeyen ama baş edilebilir tüm sıkıntıların bir sembolü olarak seni selamlıyorum. Hayatımda "Olmaz lan!" dediğim, ama sonrasında "Olacağı varmış" diyerek sineye çektiğim, bir süre sonra yok olup gidecek tüm dertlerimin, senin gibi kararında ve kararlı bir şekilde geçip gitmesini istiyorum.
İşte bu yüzden, "Magirus gibi gelip, geçsin..." diyorum.
Unutmadan; mavi olanların bizim evin önünden geçiyor!
Noktalar
Noktalar yer değiştirir. Tek bir hareket -çok basit bile olsa- noktaları yerlerinden etmeye yeter. Yerinden olan nokta, gidip bir başka noktaya çarpar ve o noktayı da yerinden eder. Hareket kimi zamanda noktaları çeker. İter, çeker, iter, çeker...
Ne olursa olsun, noktalar hareket eder. Hareket ne yöne olursa olsun, birbirlerine dokunur, çarpar.-yanlışlıkla-
Gerçek şu ki noktalar gitmez, yok olmaz.
Aslında böylesine basit...
Zaman Zaman
Bir kaç gün, bir kaç ay, bir kaç saat... Zamanın göreceliliği üzerine bilimsel bir yazı yazmak için yaptığım araştırmalar sonuç vermedi maalesef. Yeterli matematiksel kapasitemin olduğunu düşünerek başladığım bu araştırmada, sekiz kere aldığım ve beni hala yarı yolda bıraktığını gördüğüm diferansiyel denklemler konusundaki çaresizliğimi bir kez daha gördüm.
Tabii hal böyle olunca araştırma dediğin şey hesaplamalardan uzaklaşıyor. Olsun... Bilgisayarımda hala gezegende geçirdiğimiz gün sayısını hesaplayan bir dosya var. Bu dosyayı geliştirmek aklıma gelmedi değil. Sadece gün olarak değil, farklı birimler olarak sonuçları ortaya çıkaran bir dosya haline getirmeyi düşünmüştüm. Fakat geçen gece karşımıza çıkan bir internet sitesi bu hesaplamaları ilginç bir şekilde geliştirmiş.
826.874.400 saniyedir bu gezegende yaşadığıma dair bir bilgi var elimde. Ben bu bilgiyi sizinle paylaşırken bile bu verinin değiştiğini kabul etmek gerekiyor tabii. İlginç bir bilgi değil, zaten elimde bulunan verilerle her zaman ulaşabileceğim bir şey.
Biraz olsun ilginç olan şey, Dünya üzerinde geçirdiğim zamanı, güneş sisteminde başka bir gezegende geçiriyor olsaydım ne olacağıydı. Farklı bir gezegen farklı bir yörünge demek. Faklı bir yörünge demekse o gezegene göre faklı uzunlukta bir yıl demekti. Örnek vermek gerekirse, Plüton isimli gezegende yaşasaydım -kimileri gezegenlikten çıkartıyor ama benim için hala bir gezegendir kendisi- kaç yıldır hayatta olacaktım? Plüton, güneşin etrafında dönerken çok daha uzun bir yol izliyor. Bu yolun bir kere tamamlanması bir Plüton yılı oluyor. İşte ben şu ana kadar geçirdiğim zamanla o yolun tamamlandığını göremiyorum. Plüton'da yaşıyor olsaydım sadece 0,11 yaşında olacaktım.
Bir an, Plüton'da henüz bir yaşında bile olamamanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Neyse ki, insan için reşit olma yaşını 18 olarak belirleyen zihniyet yardımıma koştu. Dünya üzerinde 18 yıl geçirmiş bir insanın artık bir takım şeyleri yapabileceğini kabul etmek demek, bu işin Plüton'da 0,07 yaşında yapılabileceği anlamına geliyor. Tüm bunları düşünürken Plüton'da bazı alışkanlıklarımızın bizi yanıltabileceği gerçeğini gördüm...
Bazı özel günleri kutlama hassasiyetlerimiz Plüton'da tam anlamıyla göt olmamıza sebep olabiliyor. Henüz 1 yaşında bile değilim Plüton üzerinde. En yakın kutlamamı, bir tam sayı olmamasına rağmen 0,2 yaşımda yapabiliyorum. Dilerseniz tarihi sizlerle paylaşayım. Belki kutlamak ister, bir iki hediye alırsınız. 8607 gün sonra yani 6 Eylül 2034/Çarşamba günü 0,2. Plüton yaşımı kutlayabiliriz. Hepinizi beklerim...
Sadece bu değil! Bir takım sabitler kabul edip, başka ilginç istatistiklerde paylaşıyor. Örneğin belirli bir sürede kaç kere göz kırptığımızı bir sabit kabul ederek, hayatımız boyunca kaç kere göz kırptığımızı hesaplıyor. Tabii bu sonucun doğruluğunu direkt kabul etmek yapmayacağım bir şey. "Yaklaşık olarak" ibaresini kullanarak paylaşılabilir sonuçlar diyelim...
Burada kendimle ilgili edindiğim ilginç bilgilerden birini paylaşacağım. Eğer bir sperm olarak dolandığım günlerde yumurtayı bulamamış olsaydım ne olurdu? Muhtemelen tüplerde emilip yok olurdum ama böyle bir şeyin olmadığını düşünelim... Sağlıklı bir spermin dakikada 3 milimetre yol aldığını kabul edersek, bugüne kadar 4,1 kilometre yol alabilirdim. Şimdi bu bilgiyi pek ilginç bulmadığımı fark ettim. Neyse...
Zaman zaman karşıma çıkıp, beni zamanla ilgili böyle düşüncelere iten cümlelerden biri...
"Görüşmeyeli çok uzun zaman olmuş..."
Bağlamsız - 5
Taşlara çiviyle yazı yazanların azmine biraz daha hayran oluyorum gecenin şu vaktinde. Hani çiviyle yazdıklarına inanmıyorum ama taşa yazdıkları, kazıdıkları için şaşıyorum. Hadi yanlış yazdın, hadi silmek istedin... At o taşı! Böyle anlayış yoksunu, omurilikten gelme hayal gücü sahibi birine dönüşme gönül, yapma bünye!
Bakıyorum, lakin boşluğa bakıyorum. Bir şey gördüğüm yok. Ha! Bir şey görmek istiyor muyum? Emin değilim. Sanki bir gözlüğe ihtiyacım olacakmış gibi hissediyorum. Gözlükleri çok severim. Hele gözlükleri silmek için kullanılan şu bezler yok mu? Var... İşte hastayım o bezlere. Bu yüzden çok istiyorum gözlük.
Bu aralar çok usanıyorum. Yaptığım şey günlerdir sürüyor. Biterse bir boşluğa düşeceğimi düşünüyorum. Bitince düşeceğim boşluğu hayal ediyorum. O boşluğu şimdiden o kadar çok seviyorum ki, düştüğümde beklediğimi bulamazsam diye korkmaya başladım. Oysa günlerdir bir bok yapamıyorum...
Usandığım zamanlarda, kendimi garip hareketler yaparak yatağa atlar bir vaziyette buluyorum. Bu durumu garip bulmuyor olmak, bana çok garip gelmeye başlamıştı. Son iki usanışımda garip esneme hareketlerimi yatağa atlayarak sürdüremediğimi fark edince anladım ki, bu garip hareketlerden de usanmışım. Usanmak iyi kelimeymiş, sevdim...
Yağlı boya zor kuruyor. Arada bir ellediğim bir resim vardı. Kurumamıştı henüz. Her ellediğim-de elim boya oluyordu. Sonra elimi üstüme sürüp temizliyordum. Bugün yine aynısını yapmak istedim ama olmadı. Kurumuş. Bu yüzden odanın lambasına takılı olan karpuz şekilli aksesuarı boyamaya karar verdim. Sırf elledikten sonra üstüme başıma sürebileceğim boyalı bir şeyim olsun diye...
Yediklerinize dikkat edin. Ben bu aralar yediğim şeylere daha fazla dikkat etmeye başladım. İyice inceliyorum, sağına soluna bakıyorum hatta arada farklı şekiller vermeye çalışıyorum. Bazen bir kenara bırakıp gidiyorum. Bir süre sonra gidip tekrar dikkat etmeye başlıyorum. Zamanla tüylenenler oldu. O kadar dikkat etmeme rağmen göremediğim şeyler var havada...
Bugün jazz dinledim. Elim ayağım oynadı. Sebepsiz yere piyano çalmak istedim. Sonra org da olur dedim kendi kendime. Ardından yarın biraz sebze alıp, yemek yapmaya karar verdim. Bu kararımın akıbeti henüz belli değil. Belli olmayan başka bir şey daha var. Müzik dersinden neden sürekli 3 aldım ben? Hiç belli değil...
Artık uzaya gitmemin vakti geldi diye düşünüyorum. Nasıl olacağı konusunda bir fikrim yok. Bu yüzden uzaylılar gelirse, onlara bu isteğimi iletmeme yardımcı olacak resimli bir kitapçık hazırlamak istiyorum. Uzaylı olduğundan şüphelendiğim bir kaç kişi var. Kendilerinden bu konuda yardım mı istesem yoksa direk uzaya gidelim teklifi mi sunsam bilemiyorum...
Diş ve diş etlerinin bakımı hassas ve önemli bir konudur. N'olur dikkat!
Bakıyorum, lakin boşluğa bakıyorum. Bir şey gördüğüm yok. Ha! Bir şey görmek istiyor muyum? Emin değilim. Sanki bir gözlüğe ihtiyacım olacakmış gibi hissediyorum. Gözlükleri çok severim. Hele gözlükleri silmek için kullanılan şu bezler yok mu? Var... İşte hastayım o bezlere. Bu yüzden çok istiyorum gözlük.
Bu aralar çok usanıyorum. Yaptığım şey günlerdir sürüyor. Biterse bir boşluğa düşeceğimi düşünüyorum. Bitince düşeceğim boşluğu hayal ediyorum. O boşluğu şimdiden o kadar çok seviyorum ki, düştüğümde beklediğimi bulamazsam diye korkmaya başladım. Oysa günlerdir bir bok yapamıyorum...
Usandığım zamanlarda, kendimi garip hareketler yaparak yatağa atlar bir vaziyette buluyorum. Bu durumu garip bulmuyor olmak, bana çok garip gelmeye başlamıştı. Son iki usanışımda garip esneme hareketlerimi yatağa atlayarak sürdüremediğimi fark edince anladım ki, bu garip hareketlerden de usanmışım. Usanmak iyi kelimeymiş, sevdim...
Yağlı boya zor kuruyor. Arada bir ellediğim bir resim vardı. Kurumamıştı henüz. Her ellediğim-de elim boya oluyordu. Sonra elimi üstüme sürüp temizliyordum. Bugün yine aynısını yapmak istedim ama olmadı. Kurumuş. Bu yüzden odanın lambasına takılı olan karpuz şekilli aksesuarı boyamaya karar verdim. Sırf elledikten sonra üstüme başıma sürebileceğim boyalı bir şeyim olsun diye...
Yediklerinize dikkat edin. Ben bu aralar yediğim şeylere daha fazla dikkat etmeye başladım. İyice inceliyorum, sağına soluna bakıyorum hatta arada farklı şekiller vermeye çalışıyorum. Bazen bir kenara bırakıp gidiyorum. Bir süre sonra gidip tekrar dikkat etmeye başlıyorum. Zamanla tüylenenler oldu. O kadar dikkat etmeme rağmen göremediğim şeyler var havada...
Bugün jazz dinledim. Elim ayağım oynadı. Sebepsiz yere piyano çalmak istedim. Sonra org da olur dedim kendi kendime. Ardından yarın biraz sebze alıp, yemek yapmaya karar verdim. Bu kararımın akıbeti henüz belli değil. Belli olmayan başka bir şey daha var. Müzik dersinden neden sürekli 3 aldım ben? Hiç belli değil...
Artık uzaya gitmemin vakti geldi diye düşünüyorum. Nasıl olacağı konusunda bir fikrim yok. Bu yüzden uzaylılar gelirse, onlara bu isteğimi iletmeme yardımcı olacak resimli bir kitapçık hazırlamak istiyorum. Uzaylı olduğundan şüphelendiğim bir kaç kişi var. Kendilerinden bu konuda yardım mı istesem yoksa direk uzaya gidelim teklifi mi sunsam bilemiyorum...
Diş ve diş etlerinin bakımı hassas ve önemli bir konudur. N'olur dikkat!
Kare Kök
Tepe Notu: Bu bir devam yazısıdır. Aslında yazarken böyle olacağını düşünmemiştim... Fakat, Kare başlıklı yazıyı yazarken gün daha bitmemişti.
Bitmeyen günlere dikkat etmek lazım arkadaş! Henüz gün bitmediyse ve hala uyku halinde değilsen başına ne geleceği bilinmez. Gerçi uyku halinde olsan da başına ne geleceğini bilemezsin. Bilebilir misin? Tepe notu okuyup, o günün devamını anlatacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun. Günün devamını dinlemek için beni tanıman gerekiyor. Yoksa anlamsız...
Neyse "gün bitmeden..." diyordum ki aklıma "Gün bitmeden neler doğar" diye bir şey geldi. Neden, nereden ve nasıl geldiğini bilmiyorum ama genellikle umutsuzluk anlarının söylemi olduğu açık. Başına kötü bir şey gelmiştir, böyle bok gibi oturmuş dururken, biri şöyle der... "Dur bakalım, gün bitmeden neler doğar..." Evet! Hala yapılacak bir şeyler vardır ya, işte bu yüzden söylenmiş gibidir. Bir umudu tanımlamaz mı, bir hayale inandırmaz mı seni bu söz?...
Bu sözü söyleyen kişiye gelirsek, o inanmamıştır bile... Bu durumu anlatabilmek için çok zamana ihtiyaç duyardım, eminim... Bu yüzden anlatmayacağım... Ama aklıma gelmişken sorayım, "Hiç böyle bir duruma düştün mü?"
Ben bu sözü -Gün bitmeden neler doğar- başka bir taraftan tutmak istiyorum. -Bu sözü elime alıyorum yani, tutuyorum- Tuttuğum taraftan bakınca, "Dur arkadaş, iyi güzel her şey ama gün bitmeden bir şeyler doğmasın" derken buluyorum kendimi...
Sonra düşünüyorum... İlkokul arkadaşım, kadim dostum... Bana "Ne istediğini bilmelisin" derken acaba bunu düşünmüş müydü? Hiç bir fikrim yok... Belki de tüm bunları hesaba katarak söylemiştir... Tam "Oldu lan işte!" derken, "ama bu olmaz ki" diye üzüldüğünüz olmadı mı? İlginç...
Bu yüzden bir ünlü düşünür "istekler olanaklarla sınırlıdır" derken, bir diğeri de "Ters gidebilecek her şey, ters gidecektir." demiştir.
* "Özlü sözlerle, sorularla yazacağım lan ben bu yazıyı..." derken ne yaptığının farkında olmayan yazar triballeri...
** Ayrıca o "Gün doğmadan neler doğar" olacak...
** Ayrıca o "Gün doğmadan neler doğar" olacak...
*** Bir önceki yazıya da böyle güzel değinilir işte! Teğetler geçiyor...
Bağlamsız Yazılar X
Gittim baktım, bir metre daha geride duruyor üç sayı çizgisi dediğimiz o yay. Tabii ki bir insan "Ben Durant'ı tutmam abi, kim tutarsa tutsun..." diyebilir. Ama kimse, "ben kaçar" diyerek, türlü türlü bahanelerle her fırsatta sevişerek, kısmen akıl oyunlarıyla donatılmış bir dizide gelip artistlik yürüyüş yapamaz. Bunu anlamam...
Kısmen akıl oyunu dediğim, işte aklımız yettiğince çevirdiğimiz alavere ve dalavere durumlarıdır. Olsun... Yine de bir girişimdir, bir çabadır, bir sesleniştir. Beğeneni olur ya da olmaz. Sezar'ın hakkı, salata da olsa verilmelidir. Verelim...
Tüm bu gelişmeler, yaşananlar her an twitterdan takip edilebilir bir hale geldi. Şikayetçi değilim. Keyifle izliyorum ama bir yerde küçük bir itirazım olacak bu duruma. En yaratıcı komikli ileti benim olsun derken ne hale düşüyoruz. Düşmeyelim demiyorum, düşelim... Düşelim ama arada bir düşenlerden feyz alarak, bir duralım... Önce sağa, sonra sola ve son olarak yere çevirelim yüzümüzü... Değil mi?
Sadece böyle iletilere mi lafım? Değil... Arada bir, bizzat ellerimle yazdığım gibi sadece yazana ve yazanın dışında bir kişiye anlamlı gelen iletiler var ya... Ya yapmayalım, etmeyelim! Kendime sesleniyorum ama gelinim, görümcem, eltilerim siz de bana katılın hep beraber anlayalım. Böyle bir durum için direk mesaj göndermenin bir yolunu bulalım. Eş zamanlı, çok yönlü bilgi paylaşımına izin veren nimeti -sosyal medyayı- bunun için telef etmeyelim. Hoş, edene bir bok diyen mi var? Yok.. Böyle devam edebiliriz tabii...
Daha önce defalarca belirttiğim gibi brokoliyi sevmediğimi, tekrar ve tekrar söylemek istiyorum. Alışamadım, yapamadım... Kokusuna, şekline ve besin değerine bir türlü ısınamadım. Ne yapayım yani, kendimi duvarlara mı çarpayım? Yok, ben yemem ve biter bu ilişki... Karnıbahar gibi bir şey işte! Aynılar benim için...
O değil de, şu sıralar bazı şarkılar duyuyorum. Evet duyuyorum, dinlemiyorum... Bu önemli noktanın altını çizmek istiyorum. Bu şarkıların sözlerini yazan insanlarla tanışmak istiyorum. Nasıl ve ne durumda bu sözleri yazdıklarını görmek ve kendileriyle konuşmak istiyorum. Çünkü ne anlatmak istediklerini anlamıyorum. Şehirler arası ilişkilerden bahsediyorlar sanırım ama son kısımlarda bir yalan olma durumu da var hani... Anlamıyorum gerçekten...
Şimdi! Dizidir, filmdir tamam biliyoruz orada olanlar gerçek değil ama... Yahu biraz dikkat eder insan. Bir karakter yarım saatte, olmayacak yerlerde görülüyorsa bir kaç soru sorarım ben. Sorumlarım şunlar... Sen hangi toplu taşıma aracını kullanıyorsun? Hadi toplu taşıma kullanmıyorsun, şahsi aracınla bu yolu yapıyorsun diyelim... O nasıl araç lan? Hayır, aracı geçtim o nasıl yol be? Biz mi bilmiyoruz o yolu? Yok ışınlandım diyorsan, bir ara belirt bunu.. Yoksa beni benden alıp, sonra "lan dizi bu, film bu" dememi mi bekliyorsun. Demem.. Olmaz...
Son olarak doğanın bize bir armağanı olan çay ve şeker pancarından bahsetmek istiyorum. Hayır! Şu anda bu konu hakkında yazmaktan vazgeçtim... Ama bu iki bitkinin ilişkisi bir acayip. Çok acayip...
*Bakın bakın ne yazdım...
Ben Ordan Müzik Dinliyorum Lan
İyi ki bir iki hafta ortalıktan kaybolduk. Şu hale bak! Hangi aralıkta, benim müzik dinlediğim siteye erişimi engellediniz yahu! Ayıp değil mi? Yazık ve günah değil mi? Aynı zamanda karpuz ve peynir iyi bir ikili değil mi?
Hayır, ben zaten yine dinliyorum. "Her türlü gene gelirim" ya da "Her türlü gene gelicem" ne diyeyim daha? Mis gibi lise yıllarımı, güzelim ergenlik bunalımlarını ben ne için feda ettim zannediyorsunuz? Dandik bilgisayarımla birlikte, 56k bağlantıyla, modemden çıkan sesi engellemek için kullandığım kulaklığımla... Klavyeden çıkan onca şeye şaşırdığım günlerim de oldu benim... Tabii ki istediğimi izliyorum ve dinliyorum.
Mevzum hiç bu değil... Arada bir müzik dinlediğim bu yerden, bir şeyler paylaşıyorum. Ruhlara gıda, bal, şeker olsun diyerek yapıyorum. Yalanım varsa, gözlerim en akışkanından akıp gitsin uzaklara... "bakın işte bu şarkı mesajımı taşıyor." yok "ben böyleyim işte...şarkı beni yansıtıyor"...
Bu şarkı paylaşma durumunu hala analiz edebilmiş değilim. Benim aklım, fikrim ve vücudumun bir taraflarına toparlanmış sinir hücrelerim, bu işi algılamıyor. Yok işte! "Olmayınca, olmuyor işte" dercesine bakınıyorum etrafıma...
Şimdi ayıp olmadı mı bana? Şarkıları paylaştığım siteyi engellerseniz, benim paylaştığım şarkıları nasıl dinleyecek insanlar? Çalkantılı ruh halimi özetleyen doğru parçayı bulduğumda, tek başıma mı dinleyeceğim? İnsanlar duyamayacak mı? Çok yazık!
Neden biri çıkıp şunları söylemiyor?
Eh be adam! Sen ne biçim bir insansın? Böyle bir engellemeyi al; bu engelin senin için bir engel olmadığını söyle, sonra utanmadan yine kendin üzerinden bir tatmin durumundan bahset ve böyle bir şey yaz! Bu engelin, gerçekten engelledikleri için bir şey yapmak gerektiğinde otur...
Tüm bunlara bir başkası şöyle diyebilir...
"Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" gibi tanıdık bir yerden konuştuğunun farkında mısın? *Böyle alakasız işte... Hiç bir bağ yok!
Getirebileceği en büyük kritiği bu olan insanlar da yazar, yazmalı. (Olmazsa olmaz)
İşte bu yüzden, müzik dinlediğim siteyi geri istiyorum. İstedim..
Bağlamsız Yazılar - 4 Olsun!
Bir günün güzel geçmesi için nelere ihtiyaç duyulur? Bazen çok fazla şeye! Genellikle çok saçma tek bir şeye... Ne diyeyim, Twikker'dan bir twik olur, bir şarkı hatta bir şarkının girişi bile olur... Peki her gün neden işe yaramaz aynı twik ya da şarkı? Heh! Çünkü o gün güzel olsun istediğimiz için güzel olur.. başka bir nedeni yok aslında!
İşte iyi müzik...
Gün geçmiyor ki yeni bir araç çıkmasın piyasaya! Çıkıyor işte! Yeni bir tür sosyal medya zımbırtısıyla tanıştım. Pek güzel oluyor, sevdiğin ve ilgilendiğin şeyleri tekrar görebilmek için... İşte orası şöyle bir yer... Bir zamanlar böyle bir yer daha bulmuştum ama bir takım anonim yanlış anlaşılmalar olabileceği için kullanmayı bıraktım. Orası da böyle bir yerdi... Seviyorum öyle böyle şeyleri...
Geçen gün yeni bir blog açmıştım. Kimseler duymadan, kimseler görmeden bir şeyler karalasam sadece kendim için diye... Elbette birileri görecek ve duyacaktı. Kararım bu duyulma ve görülme işlemine aracı olmamaktı. Bulan kişi için öylesine bir blog olarak kalması ne güzel olurdu. Maalesef aldığım kararı kısmen ezip geçerek, bazı yazıları paylaştım. Sonra nedendir bilinmez gidip o blogu sildim!
Bazı şeylere ilk tanıştığı gün gibi bakamıyor insan... Zaman bu bakışı nasıl değiştiriyor hala anlamış değilim. Tanıdığım şeyleri zamanla daha çok sevmem pek nadir görülen bir olay benim için... Bu duruma dair bir takım teorilerim var. Hatta bu teorilerimi genelleyebilirim bile! Neyse ki, o kadar derin yazabilecek bir an değil benim için... Ama insanların her şeye bu kadar çabuk yabancılaşabildiği gaz ortamında, tutup bir şeyleri ilk tanıştığım günden daha çok seviyor olmam iyi... Pek güzel, çoğzel!
Çok önemli bir şey bardak! Gün boyunca o kadar çok şey içiyoruz ki, birinin yanında bardak taşıması bana hiç ilginç gelmiyor. Ben yanımda bardak taşımıyorum ama yanında bardak taşıyan bir arkadaşım olsa, kendisine "neden bu bardağı taşıyorsun lan yanında?" diye sormazdım. Birileri için önemli bir şeyleri, yakında tutmaktan daha akıllıca ne olabilir ki! Akıllıca dediğin zaman çok şey olabilir... ama bu neden olmasın?
Yorum ve yorumcu kelimelerine dair algım değişiyor. Geçen gün izlediğim bir tenis maçında -evet! tenisle ilgileniyorum- yorumcu olan insanın, gerçekten izlerken fark edemediğim şeyleri anlatması ve benim bu anlatılanlardan bir şeyler öğrenmem çok hoşuma gitti. Kollektif tenis gibi cümleler duyacağımı sanmıştım oysa! Zaten görünen bir şeyi söylemekten öte görünmeyeni göstermek gibi bir şey bu sanırım... Bir şeyi yorumlamak zor bir iş olsa gerek!
Bugün şöyle bir şey konuştum bir arkadaşımla. Kadınlar güzel, erkekler neden yakışıklı? Sanırım bunu ilk konuşan biz değiliz... Yakışıklı, "güzel, gösterişli" anlamında kullanılıyormuş. Neden aynı anlama gelen bir şey için başka bir kelime kullanmışız anlamış değilim. Bu noktada kendimce bir yorum yaptım. Paylaşmak istiyorum! Yakışıklı, yakışmak gibi bir kelimeyle yan yana geldiğinde aynı kökten türediklerini düşündürtüyor. Kadın güzelken, erkek yakışıklı oluyor ya! İşte erkek burada bir şeyin yanına yakışıyor olmalı... Erkek bir başına anlamsız bir şey midir? Bu nedenle birileri bize yakışıklı derken başkaları mavi ekran gösterebilir... Bu bir nedir? Bilmiyorum...
"Hadi dans edelim..." dedi,
"Peki" dedim...
İşte iyi müzik...
Gün geçmiyor ki yeni bir araç çıkmasın piyasaya! Çıkıyor işte! Yeni bir tür sosyal medya zımbırtısıyla tanıştım. Pek güzel oluyor, sevdiğin ve ilgilendiğin şeyleri tekrar görebilmek için... İşte orası şöyle bir yer... Bir zamanlar böyle bir yer daha bulmuştum ama bir takım anonim yanlış anlaşılmalar olabileceği için kullanmayı bıraktım. Orası da böyle bir yerdi... Seviyorum öyle böyle şeyleri...
Geçen gün yeni bir blog açmıştım. Kimseler duymadan, kimseler görmeden bir şeyler karalasam sadece kendim için diye... Elbette birileri görecek ve duyacaktı. Kararım bu duyulma ve görülme işlemine aracı olmamaktı. Bulan kişi için öylesine bir blog olarak kalması ne güzel olurdu. Maalesef aldığım kararı kısmen ezip geçerek, bazı yazıları paylaştım. Sonra nedendir bilinmez gidip o blogu sildim!
Bazı şeylere ilk tanıştığı gün gibi bakamıyor insan... Zaman bu bakışı nasıl değiştiriyor hala anlamış değilim. Tanıdığım şeyleri zamanla daha çok sevmem pek nadir görülen bir olay benim için... Bu duruma dair bir takım teorilerim var. Hatta bu teorilerimi genelleyebilirim bile! Neyse ki, o kadar derin yazabilecek bir an değil benim için... Ama insanların her şeye bu kadar çabuk yabancılaşabildiği gaz ortamında, tutup bir şeyleri ilk tanıştığım günden daha çok seviyor olmam iyi... Pek güzel, çoğzel!
Çok önemli bir şey bardak! Gün boyunca o kadar çok şey içiyoruz ki, birinin yanında bardak taşıması bana hiç ilginç gelmiyor. Ben yanımda bardak taşımıyorum ama yanında bardak taşıyan bir arkadaşım olsa, kendisine "neden bu bardağı taşıyorsun lan yanında?" diye sormazdım. Birileri için önemli bir şeyleri, yakında tutmaktan daha akıllıca ne olabilir ki! Akıllıca dediğin zaman çok şey olabilir... ama bu neden olmasın?
Yorum ve yorumcu kelimelerine dair algım değişiyor. Geçen gün izlediğim bir tenis maçında -evet! tenisle ilgileniyorum- yorumcu olan insanın, gerçekten izlerken fark edemediğim şeyleri anlatması ve benim bu anlatılanlardan bir şeyler öğrenmem çok hoşuma gitti. Kollektif tenis gibi cümleler duyacağımı sanmıştım oysa! Zaten görünen bir şeyi söylemekten öte görünmeyeni göstermek gibi bir şey bu sanırım... Bir şeyi yorumlamak zor bir iş olsa gerek!
Bugün şöyle bir şey konuştum bir arkadaşımla. Kadınlar güzel, erkekler neden yakışıklı? Sanırım bunu ilk konuşan biz değiliz... Yakışıklı, "güzel, gösterişli" anlamında kullanılıyormuş. Neden aynı anlama gelen bir şey için başka bir kelime kullanmışız anlamış değilim. Bu noktada kendimce bir yorum yaptım. Paylaşmak istiyorum! Yakışıklı, yakışmak gibi bir kelimeyle yan yana geldiğinde aynı kökten türediklerini düşündürtüyor. Kadın güzelken, erkek yakışıklı oluyor ya! İşte erkek burada bir şeyin yanına yakışıyor olmalı... Erkek bir başına anlamsız bir şey midir? Bu nedenle birileri bize yakışıklı derken başkaları mavi ekran gösterebilir... Bu bir nedir? Bilmiyorum...
"Hadi dans edelim..." dedi,
"Peki" dedim...
Geriye Dönüş
Bugün, nedendir bilinmez geriye doğru bir dönüş yaşadım. Bu dönüşlerden bir tanesi, pek güzel bir anda gidip mahalleye çattı. Böyle bir saatte, bu konudan bahsetmek o kadar tatlı geldi ki anlatamam... Ama deneyime dayalı öğrenmeye inancım çok yüksek! Denemeye karar verdim.
Mahalle ilginç bir olgu tabii. Ben küçük bir kasabada büyüdüm. Mahallelerin sokaklar olarak tanımlandığı bir yaş aralığındaydım. Çocukken mahalle algısı ancak o kadar oluşuyor ne yapabilirim. Hemen bitişikte olan bina diğer sokağa bakıyorsa bitmiştir. Orası diğer mahalle...
Mahalle dediğin bir iki sokak olunca, insanlar birbirini daha iyi tanıyor. Hangi karakterden başlayacağımı bilmiyorum ama bir abimiz vardı... Sanırım birinden bahsetmem gerekiyorsa es geçemem... İlk sıralardadır bu hikayeci abi... Adını vermiyorum!
Biz mahallenin 9-12 yaş aralığı olarak hayal gücü gayet keskin -evet sivri- bir gruptuk. Bu abimiz o dönemlerde liseye giden, mahalle takımının hatırı sayılır iyi oyunculardan biri... Ara ara biz alt jenerasyonu toplar ve hikayeler anlatırdı. Hep beraber -kendi yaşıtları da dahil, ama sayıları daha az- dinlerdik bu hikayeleri. Hayatımda neden bir çok şeyi o kadar ilgiyle dinlemedim şimdi anlıyorum... Nedeni o abimizin anlattığı hikayelere katılabiliyor olmam... Anlattığı her hikayenin kahramanı dinleyen insanlardı. Hepimizin bir rolü oluyordu hikayede, uçan, kaçan, zıplayan, aksiyona giren, artist yakışıklı olan hep bizdik. Roller değişiyor ama kimse rolsüz bırakılmıyordu o hikayelerde. Evet! kabul ediyorum çok uçsuz bucaksız hikayelerdi ama bir o kadar bugün bizi değiştiren hikayelerdi...Genelde hikayeci bir insan olmamın nedeni olarak göstermiyorum bunu ama bir etkisi yok demem... diyemem...
O zamanlar hepsi parça parça... Parça derken bile insanın aklına kasetler, kasette bulunan parçalar, boş kasetler, radyodan kasete kayıt gibi şeyler geliyor.... Dönemin modası olan bir şey bu. Kasetlerinde bulunan şarkılarla yaşıyorsun, walkman ile uyuyorsun. Bu dönemin en önemli şeylerinden biridir kaset sahibi olmak ve bir kaset kayıt teknolojisine erişebilmek... Radyodan kaydın okulda "reputation" kazandırdığı bir dönem... bu dönem mahalle yaşantıma denk geldiği için mutluyum.
Mahalle dediğinde bir şey var ki... Anlatılamaz.... Aslında benzer durumda olan anlatılamayacak pek çok şey var mahallede ama ben sadece bir tanesini söyleyeceğim burada... Mahalle maçı! Bu iki kelime yan yana ne kadar anlaşılabilir olsa da aslında anlatılamayacak bir şeyi simgeler. Bunu anlatmaya şu anda gücüm yetmiyor. Belki bir gün, çok uzun bir zamanda, her şeyi berrak bir şekilde görüyorken yazarım... Ama şimdi değil... İşte mahalle böyle anlatılamaz, öyle yaşanır bir şey...
Mahalle bulunan her boşluğun oyun alanına çevrildiği, sonra gayet güzel isimler verildiği bir yer. Çimenlik, aşağı yol, merdivenler, duvar, çıkmaz gibi onlarca isim biliyoruzdur bu mekanlara dair... Oralarda takılırdık zaten. Bu şekilde bile adlandıramadığımız bir yer vardı mahallemizde. Biraz eğimli olduğu için bir takımın çok avantajlı olmasına neden olan bir yer işte... İşte bu yüzden her devrenin süresi çok adaletli dağılmalıydı... İşte ben hiç saatim olmamasına rağmen, güneşin konumundan faydalanarak zamanı düzgün ölçmeyi orada öğrendim... Mahalle böyle bir yer sende biliyorsun...
Yazacak o kadar çok şey olunca bir yerden sonra yazmayı bırakıp, sadece düşünüyorsun. Bu yüzden yazıyı daha fazla uzatmaya gerek yok... Devam et sen!
Mahalle ilginç bir olgu tabii. Ben küçük bir kasabada büyüdüm. Mahallelerin sokaklar olarak tanımlandığı bir yaş aralığındaydım. Çocukken mahalle algısı ancak o kadar oluşuyor ne yapabilirim. Hemen bitişikte olan bina diğer sokağa bakıyorsa bitmiştir. Orası diğer mahalle...
Mahalle dediğin bir iki sokak olunca, insanlar birbirini daha iyi tanıyor. Hangi karakterden başlayacağımı bilmiyorum ama bir abimiz vardı... Sanırım birinden bahsetmem gerekiyorsa es geçemem... İlk sıralardadır bu hikayeci abi... Adını vermiyorum!
Biz mahallenin 9-12 yaş aralığı olarak hayal gücü gayet keskin -evet sivri- bir gruptuk. Bu abimiz o dönemlerde liseye giden, mahalle takımının hatırı sayılır iyi oyunculardan biri... Ara ara biz alt jenerasyonu toplar ve hikayeler anlatırdı. Hep beraber -kendi yaşıtları da dahil, ama sayıları daha az- dinlerdik bu hikayeleri. Hayatımda neden bir çok şeyi o kadar ilgiyle dinlemedim şimdi anlıyorum... Nedeni o abimizin anlattığı hikayelere katılabiliyor olmam... Anlattığı her hikayenin kahramanı dinleyen insanlardı. Hepimizin bir rolü oluyordu hikayede, uçan, kaçan, zıplayan, aksiyona giren, artist yakışıklı olan hep bizdik. Roller değişiyor ama kimse rolsüz bırakılmıyordu o hikayelerde. Evet! kabul ediyorum çok uçsuz bucaksız hikayelerdi ama bir o kadar bugün bizi değiştiren hikayelerdi...Genelde hikayeci bir insan olmamın nedeni olarak göstermiyorum bunu ama bir etkisi yok demem... diyemem...
O zamanlar hepsi parça parça... Parça derken bile insanın aklına kasetler, kasette bulunan parçalar, boş kasetler, radyodan kasete kayıt gibi şeyler geliyor.... Dönemin modası olan bir şey bu. Kasetlerinde bulunan şarkılarla yaşıyorsun, walkman ile uyuyorsun. Bu dönemin en önemli şeylerinden biridir kaset sahibi olmak ve bir kaset kayıt teknolojisine erişebilmek... Radyodan kaydın okulda "reputation" kazandırdığı bir dönem... bu dönem mahalle yaşantıma denk geldiği için mutluyum.
Mahalle dediğinde bir şey var ki... Anlatılamaz.... Aslında benzer durumda olan anlatılamayacak pek çok şey var mahallede ama ben sadece bir tanesini söyleyeceğim burada... Mahalle maçı! Bu iki kelime yan yana ne kadar anlaşılabilir olsa da aslında anlatılamayacak bir şeyi simgeler. Bunu anlatmaya şu anda gücüm yetmiyor. Belki bir gün, çok uzun bir zamanda, her şeyi berrak bir şekilde görüyorken yazarım... Ama şimdi değil... İşte mahalle böyle anlatılamaz, öyle yaşanır bir şey...
Mahalle bulunan her boşluğun oyun alanına çevrildiği, sonra gayet güzel isimler verildiği bir yer. Çimenlik, aşağı yol, merdivenler, duvar, çıkmaz gibi onlarca isim biliyoruzdur bu mekanlara dair... Oralarda takılırdık zaten. Bu şekilde bile adlandıramadığımız bir yer vardı mahallemizde. Biraz eğimli olduğu için bir takımın çok avantajlı olmasına neden olan bir yer işte... İşte bu yüzden her devrenin süresi çok adaletli dağılmalıydı... İşte ben hiç saatim olmamasına rağmen, güneşin konumundan faydalanarak zamanı düzgün ölçmeyi orada öğrendim... Mahalle böyle bir yer sende biliyorsun...
Yazacak o kadar çok şey olunca bir yerden sonra yazmayı bırakıp, sadece düşünüyorsun. Bu yüzden yazıyı daha fazla uzatmaya gerek yok... Devam et sen!
Zig-Zag
Göremiyorum! Sol gözümün baktığı dünyada zig-zag şeklinde parlak bir şeyler var. Biraz aşağı-yukarı oynuyor. Çok rahatsız etmese bile, baktığım şeyin önüne geçiyor. Perde indi sanırım gözüme... Böylesini daha önce hiç görmemiştim. Ben daha önce hiç görememeyi görmemiştim. Hala görememeyi göremediğim halde, "zig-zag"ların görüntüyü bozmaları görememe hissi uyandırıyor. İşte ben bunu görüyorum. Dışarıda şimşek çakıyor, her yeri o keskin ve parlak ışık kaplıyor ama benim "zig-zag"lar hala orada... Yani, bence göremiyorum.
Neyse, kim görüyor ki zaten? Kim görebildim diyor ki! Ben de ters bir şey söylemiyorum, ben sadece farklı olarak, parlak "zig-zag"lar görüyorum. Neden başka, neden saçma ve neden farklı olsun ki! Benim "zig-zag"larım benim gözümün önünde parlıyor... Başka görebilen olmadığına göre - vuvuzela -
Sağ gözüm görüyor. Hayır aslında sağ gözüm göremiyor. Sağ gözümün önünde hiç "zig-zag" yok. Parlak bir kaç nokta bile yok. Sağ gözüm ile sol gözüm arasında bir fark olduğunu düşünmüyorum ama şu anda hangi gözümü daha çok sevdiğimi sorsalar, sol derim. Renkli "zig-zag" her zaman görebileceğim bir şey değil.
Ara ara hayatın renkli "zig-zag"ları oluyor sanırım. Şu anda olan ne güzel diyorum. Herkesin gözünün önünde, sadece o insanın görebildiği renkli, yanıp-sönen şekiller olur sanırım. Ben "zig-zag" görüyorum... Bu şekiller zamanla kaybolur. O ihtişamları, parlaklıkları, şekilleri birden gözümüzün ya da gözlerimizin önünden kayboluverir. Biraz daha dursun diye bir taktik biliyorum aslında... Gözleri kapatmak işe yarıyor. Ama gözün kapalıyken, çok saçma oluyor. Gitti mi bir kere, bir daha aynısı, aynı şekilde, aynı parlaklıkta, aynı keyifle gelmiyor.
Belki şekil değiştirip öyle geliyordur. Bu gözle ilgili bir durum olduğuna göre, artık neye yorarsan... Çünkü sadece sen görüyorsundur. Sadece senin gördüğün o şey, haliyle senin için ne kadar güzel ve anlamlı oluyor. Kaybolunca da o kadar kahrediyor insanı... Bazen iyi ki gitti diyorsun. Ne acayip!
Az önceki paragrafı yazarken gitti benim "zig-zag" yerine yenisi ne zaman gelecek bilmiyorum. insanlar diyor ki, "tansiyon lan o haha" kendilerine inanıyorum. Ama ne güzel metafor olur bundan dedim kendi kendime. Yazdım, çizdim, öyle yaptım...
Neden bunu açıklama gereği hissediyorum? Bunu bilmiyorum. Ben bugünlerde her şeyi açıklıyorum. Yanlış anlaşılma korkusundan mı, yoksa biraz daha anlatmak istediğimden mi? Bunu soran yok! işte bu yüzden kendimi, kendi gözlerimdeki "zig-zag"lara veriyorum. Başkasının gözü ve gözündeki şekli zaten bilmiyorum. Kaldı ki kimse kimsenin gözündeki şeklini ve rengini bilmiyor. Sadece tahmin ediyor- hatta edemiyor bile-...
Derdimiz ne ki, başkasının gözündeki şeklimizle bu kadar oynuyoruz? Gözümüzdeki şeklin ne olduğunu daha anlamamışken, başkasının gözündeki şekli mi değiştiriyoruz? Hangi hayalin içinde hangi şekle bürünüyoruz? Ne gerekli, ne gereksiz bir şey lan bu...
Tansiyona dikkat, yaz ayları işte yemeğe ve sıvı almaya dikkat, Vuvuzela'ya özellikle dikkat! Dünya kupasına ve twitter'da bulunan hatun kişilerin kupayla ilgili yorumlarına dikkat, sosyal eleştirilerin tümüne dikkat, cranberries geliyor aman Dolares'e dikkat, eşe-dosta dikkat, insana dikkat, kendine dikkat, kafaya dikkat!
Demedi deme sonra!
Neyse, kim görüyor ki zaten? Kim görebildim diyor ki! Ben de ters bir şey söylemiyorum, ben sadece farklı olarak, parlak "zig-zag"lar görüyorum. Neden başka, neden saçma ve neden farklı olsun ki! Benim "zig-zag"larım benim gözümün önünde parlıyor... Başka görebilen olmadığına göre - vuvuzela -
Sağ gözüm görüyor. Hayır aslında sağ gözüm göremiyor. Sağ gözümün önünde hiç "zig-zag" yok. Parlak bir kaç nokta bile yok. Sağ gözüm ile sol gözüm arasında bir fark olduğunu düşünmüyorum ama şu anda hangi gözümü daha çok sevdiğimi sorsalar, sol derim. Renkli "zig-zag" her zaman görebileceğim bir şey değil.
Ara ara hayatın renkli "zig-zag"ları oluyor sanırım. Şu anda olan ne güzel diyorum. Herkesin gözünün önünde, sadece o insanın görebildiği renkli, yanıp-sönen şekiller olur sanırım. Ben "zig-zag" görüyorum... Bu şekiller zamanla kaybolur. O ihtişamları, parlaklıkları, şekilleri birden gözümüzün ya da gözlerimizin önünden kayboluverir. Biraz daha dursun diye bir taktik biliyorum aslında... Gözleri kapatmak işe yarıyor. Ama gözün kapalıyken, çok saçma oluyor. Gitti mi bir kere, bir daha aynısı, aynı şekilde, aynı parlaklıkta, aynı keyifle gelmiyor.
Belki şekil değiştirip öyle geliyordur. Bu gözle ilgili bir durum olduğuna göre, artık neye yorarsan... Çünkü sadece sen görüyorsundur. Sadece senin gördüğün o şey, haliyle senin için ne kadar güzel ve anlamlı oluyor. Kaybolunca da o kadar kahrediyor insanı... Bazen iyi ki gitti diyorsun. Ne acayip!
Az önceki paragrafı yazarken gitti benim "zig-zag" yerine yenisi ne zaman gelecek bilmiyorum. insanlar diyor ki, "tansiyon lan o haha" kendilerine inanıyorum. Ama ne güzel metafor olur bundan dedim kendi kendime. Yazdım, çizdim, öyle yaptım...
Neden bunu açıklama gereği hissediyorum? Bunu bilmiyorum. Ben bugünlerde her şeyi açıklıyorum. Yanlış anlaşılma korkusundan mı, yoksa biraz daha anlatmak istediğimden mi? Bunu soran yok! işte bu yüzden kendimi, kendi gözlerimdeki "zig-zag"lara veriyorum. Başkasının gözü ve gözündeki şekli zaten bilmiyorum. Kaldı ki kimse kimsenin gözündeki şeklini ve rengini bilmiyor. Sadece tahmin ediyor- hatta edemiyor bile-...
Derdimiz ne ki, başkasının gözündeki şeklimizle bu kadar oynuyoruz? Gözümüzdeki şeklin ne olduğunu daha anlamamışken, başkasının gözündeki şekli mi değiştiriyoruz? Hangi hayalin içinde hangi şekle bürünüyoruz? Ne gerekli, ne gereksiz bir şey lan bu...
Tansiyona dikkat, yaz ayları işte yemeğe ve sıvı almaya dikkat, Vuvuzela'ya özellikle dikkat! Dünya kupasına ve twitter'da bulunan hatun kişilerin kupayla ilgili yorumlarına dikkat, sosyal eleştirilerin tümüne dikkat, cranberries geliyor aman Dolares'e dikkat, eşe-dosta dikkat, insana dikkat, kendine dikkat, kafaya dikkat!
Demedi deme sonra!
Bunu Sen Halletsen!
Pek kararlı attığım adımlarım bittiğinde, o emin tavrımın biraz yavşakça benden uzaklaşmış olduğunu görmek canımı sıktı... Aldırmadım, ne olabilir ki? Dünyada benim kadar kaygısızı azdır. Tüm yaptıklarını kuvvetli bir ön kabulle yapan bir insanın, tek yapması gereken şey beklemektir...
Neyse artık beklemek anlamsız, saatler kararsız gibi bir takım gereksiz şeyler düşündükten sonra, giydiğim t-shirt gibi şeyi çekiştirdim biraz... Boğazı temizleyen o öksürükten sonra yapılan her konuşma saçalak bir konuşmadır, biliyorum... Olsun! Bu saçalak konuşmalar, insana hayatının kalanında çok şey hatırlatır. Böyle öğrenir, büyür ve ölür insanlar...
Dedim ki, biraz meyilliyim. acaba ne yapsak?
Dedi ki, sen dur! ben her şeyi halledeceğim...
Hem "Evet" Hem "Hayır"
Bugün, teorisyen kişiliğim bir sınıflandırmayı daha kabullenmedi. Hemen burada bir yanlışlık olduğunu savunan "ben", yeni bir sınıflandırma ile durumu "benim" için daha anlaşılabilir hale getirmeye çalıştı. Gereksiz sorgulamanın, başı boş gözlemle birleştiği nokta hem eğlencelidir hem de bilime hizmet eder... Bu aralar neden böyle kabullerde bulunmaktayım, hiç bir fikrim yok... Sanırım sağda solda gördüğüm çok bilmiş insanlar yüzünden olsa gerek...
Hayatın soruları bitmez. Her tarafı soru dolu... Bu nedenle soruları sınıflandırmak gibi bir yola başvurmuşuz. Olmamış demiyorum ama bir yerde tıkırtı var sanki... Evet-Hayır soruları olarak bildiğimiz, cevabının "evet" ya da "hayır" olduğu sorular bana dün gece daha ilginç gelmeye başladı. Özellikle bu tarz soruların, hayatı bok ettiğine dair bambaşka teorimi daha sonra ele alacağım... -ya da almayacağım-
Bazı sorularımızın cevabı "evet" oluyor... Bu kafada olumlu bir şey gibi görünüyor değil mi? "Bacağını mı kırdın?", "evet"... hayır bu olmadı. "Yemek yer misin?", "evet" bak bu da olmadı... Bu durum "hayır" sorularında da karşımıza çıkıyor. Yalnız burada cevabı, "hayır" olması gerekirken "evet" dediğimiz ya da tam tersi durumlar başımıza bela olabiliyor. Bu teori tam bu noktada yalan söylemeyi kötüler... -Yalan söylemek kötüdür.-
Evet bir bok söylemiyormuş demek ki teorim... Hayır! Burası için söylememeli zaten...
Bazı "evet-hayır" soruları zaman içerisinde dönüşür. Bir zamanlar "evet" olanlar artık "hayır" olmuşlardır. O zamanlar "hayır" olanlarsa "evet" olmuştur. Bu durumda "evet-hayır" sorularını tekrar tekrar sormak gerekebilir insanlara... Ama ne kadar sorarsan sor, karşındaki insanı "evet" ya da "hayır" demeye yönlendirdiğin her soru, aslında cevabından emin olamayacağın bir sorudur...
Çünkü bu hayatta cevabı hem "evet" hem de "hayır" olan sorular vardır. Örnek! Geçtiğimiz günlerde, yağmur yemiş ve sıçana dönmüş bir vaziyette, açık havada arkadaşıyla konuşan gerizekalı insanın beyni ve sırtı tutulur. Ardından gelen gece, bir sportif olaya girer ve gayet koşar, atlar ve zıplar. Sonra yanında bulunan insana, "Sırtımın ağrısı, sızısı geçmiş... ama ya yarın daha beter olursa?" işte bu sorunun cevabı hem "evet" hem de "hayır"dır. "evet", o gece için ağrısı geçmiştir, "hayır" bir sonraki gün inim inim inleyeceksin be adam!
Bu boktan örnek ile açıklayamayacağım hem "evet" hem de "hayır" soruları, bu sınıflandırma içerisinde yerini bulamamıştır. Hemen kendimce dahil ettim ve kullanmaya başladım yeni sınıflandırmamı... Şimdi, benim için hem "evet" hem de "hayır" olan durumları inceliyorum. Çok fazlalar... Zamanında "evet" ya da "hayır" olan, öyle olduğunu düşündüğüm şeyler şimdi böyle... Ne fark ediyor? -Öyle deme! çok fark ediyor.-
Artık benim için çat çat "evet"ler ya da pat pat "hayır"lar bitmiştir. Yavşak bir mod olan hem "evet" hem de "hayır" olayı başlamıştır. Daha umutlu ve daha mutlu bir hayat için yeniden ve yeni bir yaklaşım geliştirmekteyim... Peki neden bu ihtiyaç? -öeeh! bokunu çıkartma!-
Artık neye "evet" ya da neye "hayır" demeyeceğimi biliyorum. Ben hepsine hem "evet" hem de "hayır" diyeceğim. Böyle sorular var hayatta! İnanmıyorsan dön bak, "evet"ler bok olmuş gitmiş, "hayır"lar bok olmuş gitmiş... ne "evet" ne "hayır"lar hala durmuyor mu? öyle bir şey işte...
Sadece cevaplar değil, sorularda öyle değil mi? "evet" ya da "hayır" demek zorunda bırakmadık mı insanları? Ayıp değil mi lan? Oysa ki, ne "evet" ne "hayır" daha kaygısız bir yaşamdır... Kabul, biraz muallaktır ama güzeldir...
*Ben Türkçe konuşamıyorum ve yazamıyorum... Bununla birlikte dil bilgisine hiç hakim değilim... Çok kötü bir şey be bu!
Hayatın soruları bitmez. Her tarafı soru dolu... Bu nedenle soruları sınıflandırmak gibi bir yola başvurmuşuz. Olmamış demiyorum ama bir yerde tıkırtı var sanki... Evet-Hayır soruları olarak bildiğimiz, cevabının "evet" ya da "hayır" olduğu sorular bana dün gece daha ilginç gelmeye başladı. Özellikle bu tarz soruların, hayatı bok ettiğine dair bambaşka teorimi daha sonra ele alacağım... -ya da almayacağım-
Bazı sorularımızın cevabı "evet" oluyor... Bu kafada olumlu bir şey gibi görünüyor değil mi? "Bacağını mı kırdın?", "evet"... hayır bu olmadı. "Yemek yer misin?", "evet" bak bu da olmadı... Bu durum "hayır" sorularında da karşımıza çıkıyor. Yalnız burada cevabı, "hayır" olması gerekirken "evet" dediğimiz ya da tam tersi durumlar başımıza bela olabiliyor. Bu teori tam bu noktada yalan söylemeyi kötüler... -Yalan söylemek kötüdür.-
Evet bir bok söylemiyormuş demek ki teorim... Hayır! Burası için söylememeli zaten...
Bazı "evet-hayır" soruları zaman içerisinde dönüşür. Bir zamanlar "evet" olanlar artık "hayır" olmuşlardır. O zamanlar "hayır" olanlarsa "evet" olmuştur. Bu durumda "evet-hayır" sorularını tekrar tekrar sormak gerekebilir insanlara... Ama ne kadar sorarsan sor, karşındaki insanı "evet" ya da "hayır" demeye yönlendirdiğin her soru, aslında cevabından emin olamayacağın bir sorudur...
Çünkü bu hayatta cevabı hem "evet" hem de "hayır" olan sorular vardır. Örnek! Geçtiğimiz günlerde, yağmur yemiş ve sıçana dönmüş bir vaziyette, açık havada arkadaşıyla konuşan gerizekalı insanın beyni ve sırtı tutulur. Ardından gelen gece, bir sportif olaya girer ve gayet koşar, atlar ve zıplar. Sonra yanında bulunan insana, "Sırtımın ağrısı, sızısı geçmiş... ama ya yarın daha beter olursa?" işte bu sorunun cevabı hem "evet" hem de "hayır"dır. "evet", o gece için ağrısı geçmiştir, "hayır" bir sonraki gün inim inim inleyeceksin be adam!
Bu boktan örnek ile açıklayamayacağım hem "evet" hem de "hayır" soruları, bu sınıflandırma içerisinde yerini bulamamıştır. Hemen kendimce dahil ettim ve kullanmaya başladım yeni sınıflandırmamı... Şimdi, benim için hem "evet" hem de "hayır" olan durumları inceliyorum. Çok fazlalar... Zamanında "evet" ya da "hayır" olan, öyle olduğunu düşündüğüm şeyler şimdi böyle... Ne fark ediyor? -Öyle deme! çok fark ediyor.-
Artık benim için çat çat "evet"ler ya da pat pat "hayır"lar bitmiştir. Yavşak bir mod olan hem "evet" hem de "hayır" olayı başlamıştır. Daha umutlu ve daha mutlu bir hayat için yeniden ve yeni bir yaklaşım geliştirmekteyim... Peki neden bu ihtiyaç? -öeeh! bokunu çıkartma!-
Artık neye "evet" ya da neye "hayır" demeyeceğimi biliyorum. Ben hepsine hem "evet" hem de "hayır" diyeceğim. Böyle sorular var hayatta! İnanmıyorsan dön bak, "evet"ler bok olmuş gitmiş, "hayır"lar bok olmuş gitmiş... ne "evet" ne "hayır"lar hala durmuyor mu? öyle bir şey işte...
Sadece cevaplar değil, sorularda öyle değil mi? "evet" ya da "hayır" demek zorunda bırakmadık mı insanları? Ayıp değil mi lan? Oysa ki, ne "evet" ne "hayır" daha kaygısız bir yaşamdır... Kabul, biraz muallaktır ama güzeldir...
*Ben Türkçe konuşamıyorum ve yazamıyorum... Bununla birlikte dil bilgisine hiç hakim değilim... Çok kötü bir şey be bu!
Yalnız
Yalnız, orta yaşlarına gelirken, o yaşların dinginliğinde, dünyaya isyan etmeye kalkmış yanlış bir insandı. Yalnız, bir gününü diğer gününden ayırmak için saat ya da güneşi değil, kafasını kullanırdı. Yalnız, aslında yalnız olduğunu düşünmeyen ama bu biçimi anlamamış bir insandı.
Yalnız, iyi müzik dinler, keyifli vakit geçirirdi. Yalnız insanları unutmaz ama insanlar yalnızı hatırlamayabilirdi. Yalnız bunu hiç önemsemez çünkü, karmaşanın orta yerinde olsa bile her şeyi çok basit anlar, o kadar basit anlatırdı.
Yalnız, yalnız yapılabilecek her şeyden çok keyif alır. Durumun niteliği ne olursa olsun, her zaman bir bahanesi olurdu. Bu durumun kendisini hiç sevmeyen Yalnız, içten içe bu bahanelerini çok severdi. O bahaneler, Yalnız için dünyanın değerli varlıkları arasında oldu hep...
Yalnız kavga edemezdi. Kavga Yalnız için öyle anlamsızdı ki... Bu yüzden Yalnız bir çok şey yapmıştı. Durup baktığında, yapmak istemediği şeyleri bile, kavga etmemek için yapmıştı. Oysa Yalnız, korkak olmak ne demek bilmiyordu. Yalnız'ın tek korktuğu şey bir gün gerçekten kalabalığın içine düşmekti...
Yalnız, kendini tanıyan bir insandı. Biri ile karşılaştığında, o kişinin karmaşasını hemen görürdü. Bunu da hiç sevmezdi Yalnız. Çünkü bu gördüğü karmaşaya dalıp, elinden geleni yapmaya çalışırdı. O yüzden Yalnız'ın çok fazla ilişkisi olurdu. Her birinde kendine "artık bunu yapma!" dese bile Yalnız duramazdı. Her boka burnunu sokan, ama orada olmayan insandı Yalnız.
Yalnız, çok iyi izlerdi. İzlerken keyif alırdı. İzlediği şeyin dengesi bozulduğunda yardım ederdi Yalnız. Bilirdi bir şeyin olmasına izin verirse, başka bir şeyin olmamasına neden olurdu. Bu evren, Yalnız ile böyle bir iletişim içindeydi. Yalnız, hem kendisi için hem de dünya için önemliydi.
Yalnız, iyi bir hayat için güzel hatalar yapmaktan hiç çekinmedi. Okulu ve okumakla ilgili her şeyi yapmaya çalıştı. Sonunda sigortalı bir iş buldu Yalnız. Girilmemesi gereken çarkların hepsini uzaktan izleyen Yalnız, içine daldığı bu dünyayı değiştirmeye kalktı.
Yalnız, neyi yapıp neyi yapamayacağını bilen biriydi. Bu yüzden hep yapamayacağı şeyleri, başka nasıl yaparım diye düşünürdü. Ama yapabileceği şeyler için bunu hiç yapmazdı. O yüzden Yalnız, yapabileceklerini yapamayan ama yapamayacakları için kafasını sallayan bir insandı. Yalnız, bunun farkında olduğu halde bunu yapmaktan geri adım atmamış bir yıldızdı.
Yalnız, hayatı boyunca hep birilerinin yıldızıydı. İlkokula giderken, yaptığı resimlerde çimenleri tek tek çizen insandı Yalnız. Yalnız, basketbol oynarken, futbol topuna kafa atabilen bir insandı. Peki ne oldu Yalnız'a?
Yalnız, hayatı boyunca hiç yalnız kalamadı. Hep birilerinin arasında sıkışıp, hep aralardan sıyrılmaya çalıştı. Sonunda öyle kıvrak bir insan haline geldi ki... Kıvrıla kıvrıla akan bir dereye dönüştü. Bu küçük dere, kıvraklığının kendi doğasından olduğunu düşünürken fark etti yanında duran dağları... Aslında Yalnız'a şeklini veren kendisi değildi... Yalnız bunu gördüğünde, sabitti.
Yalnız'ın yaşadığı dünyada da sabit olmak en yanlış şeydi. Bu yüzden yaptığı hatanın farkına vardığında çoktan sabitlenmişti bir yerlere...
Ama hayat, Yalnız için bile adaletli olunması gereken bir yerdi. Bu yüzden Yalnız'ın karşısına ben çıktım.
Ne istediğini bilmeme rağmen, sordum. Bildiğim cevabı almama rağmen, bilmiyormuş gibi yaptım. Yalnız hala sabit, Yalnız hala fark eder bir halde...
Hani ben çıkmıştım karşısına? Nerede adil olan?
Bitiş için alternatif iki cümle...
"Alternatif Cümle-1"
Evet, Yalnız için karşılaşma adil bir şeydi. Benim yaptığım şey gayet adildi. Yalnız'ı fark ettiği şeyle bırakmak...
"Alternatif Cümle-2"
Evet, hayat adil olabilir ama insanlar değildir. Öğrenmeleri gereken tek şey adil olmaktır...
Yalnız, iyi müzik dinler, keyifli vakit geçirirdi. Yalnız insanları unutmaz ama insanlar yalnızı hatırlamayabilirdi. Yalnız bunu hiç önemsemez çünkü, karmaşanın orta yerinde olsa bile her şeyi çok basit anlar, o kadar basit anlatırdı.
Yalnız, yalnız yapılabilecek her şeyden çok keyif alır. Durumun niteliği ne olursa olsun, her zaman bir bahanesi olurdu. Bu durumun kendisini hiç sevmeyen Yalnız, içten içe bu bahanelerini çok severdi. O bahaneler, Yalnız için dünyanın değerli varlıkları arasında oldu hep...
Yalnız kavga edemezdi. Kavga Yalnız için öyle anlamsızdı ki... Bu yüzden Yalnız bir çok şey yapmıştı. Durup baktığında, yapmak istemediği şeyleri bile, kavga etmemek için yapmıştı. Oysa Yalnız, korkak olmak ne demek bilmiyordu. Yalnız'ın tek korktuğu şey bir gün gerçekten kalabalığın içine düşmekti...
Yalnız, kendini tanıyan bir insandı. Biri ile karşılaştığında, o kişinin karmaşasını hemen görürdü. Bunu da hiç sevmezdi Yalnız. Çünkü bu gördüğü karmaşaya dalıp, elinden geleni yapmaya çalışırdı. O yüzden Yalnız'ın çok fazla ilişkisi olurdu. Her birinde kendine "artık bunu yapma!" dese bile Yalnız duramazdı. Her boka burnunu sokan, ama orada olmayan insandı Yalnız.
Yalnız, çok iyi izlerdi. İzlerken keyif alırdı. İzlediği şeyin dengesi bozulduğunda yardım ederdi Yalnız. Bilirdi bir şeyin olmasına izin verirse, başka bir şeyin olmamasına neden olurdu. Bu evren, Yalnız ile böyle bir iletişim içindeydi. Yalnız, hem kendisi için hem de dünya için önemliydi.
Yalnız, iyi bir hayat için güzel hatalar yapmaktan hiç çekinmedi. Okulu ve okumakla ilgili her şeyi yapmaya çalıştı. Sonunda sigortalı bir iş buldu Yalnız. Girilmemesi gereken çarkların hepsini uzaktan izleyen Yalnız, içine daldığı bu dünyayı değiştirmeye kalktı.
Yalnız, neyi yapıp neyi yapamayacağını bilen biriydi. Bu yüzden hep yapamayacağı şeyleri, başka nasıl yaparım diye düşünürdü. Ama yapabileceği şeyler için bunu hiç yapmazdı. O yüzden Yalnız, yapabileceklerini yapamayan ama yapamayacakları için kafasını sallayan bir insandı. Yalnız, bunun farkında olduğu halde bunu yapmaktan geri adım atmamış bir yıldızdı.
Yalnız, hayatı boyunca hep birilerinin yıldızıydı. İlkokula giderken, yaptığı resimlerde çimenleri tek tek çizen insandı Yalnız. Yalnız, basketbol oynarken, futbol topuna kafa atabilen bir insandı. Peki ne oldu Yalnız'a?
Yalnız, hayatı boyunca hiç yalnız kalamadı. Hep birilerinin arasında sıkışıp, hep aralardan sıyrılmaya çalıştı. Sonunda öyle kıvrak bir insan haline geldi ki... Kıvrıla kıvrıla akan bir dereye dönüştü. Bu küçük dere, kıvraklığının kendi doğasından olduğunu düşünürken fark etti yanında duran dağları... Aslında Yalnız'a şeklini veren kendisi değildi... Yalnız bunu gördüğünde, sabitti.
Yalnız'ın yaşadığı dünyada da sabit olmak en yanlış şeydi. Bu yüzden yaptığı hatanın farkına vardığında çoktan sabitlenmişti bir yerlere...
Ama hayat, Yalnız için bile adaletli olunması gereken bir yerdi. Bu yüzden Yalnız'ın karşısına ben çıktım.
Ne istediğini bilmeme rağmen, sordum. Bildiğim cevabı almama rağmen, bilmiyormuş gibi yaptım. Yalnız hala sabit, Yalnız hala fark eder bir halde...
Hani ben çıkmıştım karşısına? Nerede adil olan?
Bitiş için alternatif iki cümle...
"Alternatif Cümle-1"
Evet, Yalnız için karşılaşma adil bir şeydi. Benim yaptığım şey gayet adildi. Yalnız'ı fark ettiği şeyle bırakmak...
"Alternatif Cümle-2"
Evet, hayat adil olabilir ama insanlar değildir. Öğrenmeleri gereken tek şey adil olmaktır...
Ters Durak
Genelde salı akşamları 24:00-01:00 saatleri arasında maç yapmaya giderim. Bugün bir aksilik maç saati değişmiş ve 23:00-24:00 saatlerine alınmış. Bu saatler arasında maç yapmanın bir başka yorgunluğu oluyormuş. Maçtan sonra eve doğru yola çıktık. Tam evin önüne gelmiştim ki, mahallenin en sevdiğim iki figürünü yan yana gördüm.
Bizim bakkal ve manav...
Bakkalımız, bakkalını kapatmış ve manavın yanına gelmişti. Gün sonu geyiği yapılıyordu sanırım. Eve doğru yürürken selamı verip dikildik yanlarına. Başladık mahalle gündemine... Geçen gün buralarda dolanan bir kaç hırsızdan bahsediliyor. Gayet şık giyimli ve bir "cip"le gezen bu hırsızlar geçen gün bir arabanın camını "patlatmışlar." Yani baya cipi patlatmışlar, havaya uçurmuşlar tadında bir heyecanı var hikayenin. Neyse ki bizim bakkal hemen gidip olaya müdahale etmiş, bağırmış, çağırmış ve hırsızlar kaçmış. "Üzerinden yorganı alırlar vallahi" diye devam eden bu geyiğin, aslında sadece bir "tampon konu" olduğunu hepimiz biliyorduk.
Çünkü bu aralar mahallede çok ilginç bir olay yaşandı. Tüm mahalle hala bu olayı şaşkınlıkla izliyor. Mesela ben her sabah şaşırıp, baya baya gülüyorum. Açılması kaçınılmaz konu hakkında, daha önce biz geyiğimizi yapmıştık. Ee haliyle bizim bakkal ve manavda bu olayı konuşmuştu. Hepimizin söyleyeceği bir şey vardı... Ama ilk şeyi kim söyleyecekti... Derken, "büyüklere saygı" kuşağından esintiler ile şu cümle geldi ortama...
"İyi de abi, şu durağı ne yapacağız?"
Çok ortaya, tam hedefe yönelen bu cümlenin ardından "durak" mevzusu ele alındı. "Abi bu durak neden ters?" sorusuna hemen "durak değil, yol ters" cevabı gelince, anladık ki bu "durak" ele alınmış.
Evet arkadaşım, bizim mahalleye durağı ters taktılar!
Eğer o durakta bir insan, durması gerektiği gibi duracak olursa, otobüsler arkasından geçip gider... Arka taraftaki binayı izlemen gerekiyor o durakta. Çünkü durman gereken yön o tarafa doğru... ve ben bir durağın ters montaj edilmesine bizzat tanık oldum...
Nasıl mı tanık oldum? Evet, sabah uyanmıştım. Ödevim vardı da!... Bugün erkenden çalışmaya başlarsam güzel olur diye düşünürken, gidip elimi yüzümü yıkadım. Sabunu nasıl o kadar köpüklü hale getirdim bilmiyorum ama gözüm yana yana havluya yapışıverdim. Sonra mutfağa gidip biraz su ısıtıp, kahve için hazırlıklar... Bir ara salona doğru ilerleyip, camdan dışarı boş bir bakış attım. O boş bakış bir anda, bir detayı yakalamama neden oldu. Evin dibine bir durak yapılıyor... Durağın parçaları indirilmiş ama ters bir şekilde duruyor... "Heralde çevirecekler" diyerek, gidip kahvemi aldım. Odaya doğru gidip, masaya oturduğumda dışarıdan bir ses geldi. Camdan gidip bir daha baktım, adamlar baya yere sabitliyorlar parçayı... Burada kendi kendime ne dediğimi hatırlamıyorum...
Akşam durağı o şekilde, yola küskün görünce... İnanılmaz bir duygu... Baya evin önünde ters duran bir durak var. İki gün önce o yolun tam karşısına benzer bir durak yapılmıştı. O durak için her şey yolundaydı... ama bu durak?
Sonra bakkal birden, "Hayır! Yol ters değil... Orada sensör var, otobüs gelince açılıyor böyle." deyiverdi. (Tabii ki elleri birleştirip açma hareketiyle birlikte.) Sonra, "yok abi, diğer durağa baka baka yapmışlar" mı ararsın, "ya zaten buradan sekiz saatte bir otobüs geçiyor ki" mi ararsın... Her şey orada... İnanılmaz bir şey...
Keyifli keyifli güldükten sonra, "haydi iyi geceler" diyerek ayrıldık. Apartmanın kapısından girerken, başka bir muhabbete geçmişlerdi bile...
Eve girip biraz mal şeklinde yatıp dinlendikten sonra, açıp bilgisayarı bunu yazmam gerektiğini düşündüm. Adamlar ters bir durak monte ettiler. Hiç kimse mi aramadı bu belediyeyi? Hiç kimse mi söylemedi, "lan bu ters, gelin düzeltin" diye... Hayır! Kimse yapmadı.
Çünkü mahallede ters bir "durak" var ve bu konuşmak için keyifli bir şey... "Neden arada birileri böyle şeyler yapmaz ki!" derdim... Demek ki yapıyor birileri... Peki bu yapanlar, insanlara konuşacak keyifli bir şey vermek için mi yapıyorlar bunu?
Cevabın "evet, öyle yapıyorlar" ise... Şunu derim, "Bu hayatta seni düşünen birileri var. Ne güzel! Uzak ama güzel..."
Cevabın "hayır lan! ne alakası var, bilmediklerinden öyle o..." ise... İşte onu diyorum ya, "burada sihir var..."
Ben durağa bakmaya gidiyorum...
Bizim bakkal ve manav...
Bakkalımız, bakkalını kapatmış ve manavın yanına gelmişti. Gün sonu geyiği yapılıyordu sanırım. Eve doğru yürürken selamı verip dikildik yanlarına. Başladık mahalle gündemine... Geçen gün buralarda dolanan bir kaç hırsızdan bahsediliyor. Gayet şık giyimli ve bir "cip"le gezen bu hırsızlar geçen gün bir arabanın camını "patlatmışlar." Yani baya cipi patlatmışlar, havaya uçurmuşlar tadında bir heyecanı var hikayenin. Neyse ki bizim bakkal hemen gidip olaya müdahale etmiş, bağırmış, çağırmış ve hırsızlar kaçmış. "Üzerinden yorganı alırlar vallahi" diye devam eden bu geyiğin, aslında sadece bir "tampon konu" olduğunu hepimiz biliyorduk.
Çünkü bu aralar mahallede çok ilginç bir olay yaşandı. Tüm mahalle hala bu olayı şaşkınlıkla izliyor. Mesela ben her sabah şaşırıp, baya baya gülüyorum. Açılması kaçınılmaz konu hakkında, daha önce biz geyiğimizi yapmıştık. Ee haliyle bizim bakkal ve manavda bu olayı konuşmuştu. Hepimizin söyleyeceği bir şey vardı... Ama ilk şeyi kim söyleyecekti... Derken, "büyüklere saygı" kuşağından esintiler ile şu cümle geldi ortama...
"İyi de abi, şu durağı ne yapacağız?"
Çok ortaya, tam hedefe yönelen bu cümlenin ardından "durak" mevzusu ele alındı. "Abi bu durak neden ters?" sorusuna hemen "durak değil, yol ters" cevabı gelince, anladık ki bu "durak" ele alınmış.
Evet arkadaşım, bizim mahalleye durağı ters taktılar!
Eğer o durakta bir insan, durması gerektiği gibi duracak olursa, otobüsler arkasından geçip gider... Arka taraftaki binayı izlemen gerekiyor o durakta. Çünkü durman gereken yön o tarafa doğru... ve ben bir durağın ters montaj edilmesine bizzat tanık oldum...
Nasıl mı tanık oldum? Evet, sabah uyanmıştım. Ödevim vardı da!... Bugün erkenden çalışmaya başlarsam güzel olur diye düşünürken, gidip elimi yüzümü yıkadım. Sabunu nasıl o kadar köpüklü hale getirdim bilmiyorum ama gözüm yana yana havluya yapışıverdim. Sonra mutfağa gidip biraz su ısıtıp, kahve için hazırlıklar... Bir ara salona doğru ilerleyip, camdan dışarı boş bir bakış attım. O boş bakış bir anda, bir detayı yakalamama neden oldu. Evin dibine bir durak yapılıyor... Durağın parçaları indirilmiş ama ters bir şekilde duruyor... "Heralde çevirecekler" diyerek, gidip kahvemi aldım. Odaya doğru gidip, masaya oturduğumda dışarıdan bir ses geldi. Camdan gidip bir daha baktım, adamlar baya yere sabitliyorlar parçayı... Burada kendi kendime ne dediğimi hatırlamıyorum...
Akşam durağı o şekilde, yola küskün görünce... İnanılmaz bir duygu... Baya evin önünde ters duran bir durak var. İki gün önce o yolun tam karşısına benzer bir durak yapılmıştı. O durak için her şey yolundaydı... ama bu durak?
Sonra bakkal birden, "Hayır! Yol ters değil... Orada sensör var, otobüs gelince açılıyor böyle." deyiverdi. (Tabii ki elleri birleştirip açma hareketiyle birlikte.) Sonra, "yok abi, diğer durağa baka baka yapmışlar" mı ararsın, "ya zaten buradan sekiz saatte bir otobüs geçiyor ki" mi ararsın... Her şey orada... İnanılmaz bir şey...
Keyifli keyifli güldükten sonra, "haydi iyi geceler" diyerek ayrıldık. Apartmanın kapısından girerken, başka bir muhabbete geçmişlerdi bile...
Eve girip biraz mal şeklinde yatıp dinlendikten sonra, açıp bilgisayarı bunu yazmam gerektiğini düşündüm. Adamlar ters bir durak monte ettiler. Hiç kimse mi aramadı bu belediyeyi? Hiç kimse mi söylemedi, "lan bu ters, gelin düzeltin" diye... Hayır! Kimse yapmadı.
Çünkü mahallede ters bir "durak" var ve bu konuşmak için keyifli bir şey... "Neden arada birileri böyle şeyler yapmaz ki!" derdim... Demek ki yapıyor birileri... Peki bu yapanlar, insanlara konuşacak keyifli bir şey vermek için mi yapıyorlar bunu?
Cevabın "evet, öyle yapıyorlar" ise... Şunu derim, "Bu hayatta seni düşünen birileri var. Ne güzel! Uzak ama güzel..."
Cevabın "hayır lan! ne alakası var, bilmediklerinden öyle o..." ise... İşte onu diyorum ya, "burada sihir var..."
Ben durağa bakmaya gidiyorum...
Kimin Harikalar Diyarında!
Bilmediklerimin koridorunda bildiğim tek bir şeyle yürüyorken, gitmek istemediğim tek yere doğru gidiyorum. Geri adım atmadan önce bir başka yolu tercih etmek isteyen "bana" küfürler savura savura. Durup soluklanarak yavaşlatıyorum her şeyi. Bilinmeyenlerin ortasında tek bildiğim yanlışı yapmaya gidiyorum yine... Bu yanlışı bu sefer doğru düzgün yapıp tamamen batırmak için kendi bataklığıma, kurutmuş olduğum kavunları atıyorum kuşlara...
Ekilmiş tarlalardan geçerken çıplak ayaklarımla, içinde helyum olmayan, hiç uçamamış balonlara tekmeler sallıyorum... Kendimi görüp çukur aynada, odak ile aramdaki mesafeyi soruyorum sahnede duran kuklalara. Durduruyorum saatimi ve tekrar yüz metre koşuyorum, hatta koşarken selam veriyorum kargalar ve korkuluğa...
Yan yana yürüyen fare ve gergedan, durmasalar yolun ortasında zıplamak zorunda kalmayacaktım üstlerinden. Üzülmüyor fare buna, ama gergedan iç geçiriyor neden uçamıyorum diye. Bilmiyor ki, kuşlar gibi hür o battaniyeyle... Biraz sonra geliyor bulutlar ve rüzgar... Geçerken bırakıyormuş oysa haberimiz olmadan. Günün molasını vermiş bir ay çiçeğine soruyorum, burada duran tabela nerede diye... Burada beklemekten sıkıldı, başka bir yere gitti diye cevap veriyor yanımda duran beş artı bir ses sistemine...
Devamı olmayanlardan...
*Kim kim lan?
Icq Vardı...
Bir zamanlar her siteye güvenmediğim için farklı e-posta adresleri kullanırdım. "Gizleniyorum" Kafa işte... ip, dns numarası, ftp, trojan, ktunnel... Bunların hiç biri yoktu bende... Zamanında icq'den dünyaya erişmeye çalışan ilginç bir aralıktan gelmiş insan olarak, bir oyun sunucusuna erişebilmek için 56k bağlantıya totem yapardım...
Geçen gün bu eski e-posta adreslerinden birine ulaştım. Bir bakayım içerisinde ne var ne yok diye... Çakma bir e-posta adresi ile yıllar önce, "buralarda ben çok geyik yaparım, bu siteden sadece bir dosya indireceğim ya da buradan biri bana bulaşsın istemem..." diyerek bu e-posta adresini kullanmışım... Posta kutusunda dolaşırken ekşisözlük, uludağsözlük, yonja gibi sitelerden gelen e-postaları gördüm. Sadece bu siteler değil üstelik... Bir kaç forum bile var...Bir tanesi paticik mesela... Gördüm ki zamanında derslerine önem veren bir insanmışım. Ödev, özet ve bir takım hazır dokümanlara ulaşabilmek için üye olduğum siteler ve forumlar...
Bağlamsız Yazılar-3 ya da 2 (Saymadım işte!)
Nasıl yalan atar bir insan anlamıyorum… Reklamlara bakıyorum, buzdolabından t-shirt ile çıkan adam mı ararsın, bir damla bulaşık deterjanı ile dünya kadar bulaşık yıkayan mı ararsın… ne ararsan var… Sonra insanlar neden sallıyor… Sallayacaklar tabii. “Ben bir gün şurada ******* …” ile başlayan cümlelerden sıkılmayın boşuna. Böyle ve öyle işte…
Kahve içmek dediğimiz şey ne kadar güzel. Tükettiğin sıvıya karşılık konuşmak için alan veriyor sana. “Bak, bir yerin var” demek oluyor…Kahve içmek bir bahanedir, ama aynı zamanda bir alandır kişi ya da kişiler için… O yüzden nasıl bir kahve içtiğin değildir önemli olan, kiminle ya da kimlerle içtiğin başka bir mevzudur… Kahvenin verdiği keyif buradadır… O kahve reklamları da yalandır efenim…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

