Eski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Uğraş

Her insan farklı bir düşünceyi benimser. Benzer düşünceleri bir başlık altında toplar gibi olsak da, düşünceler benzersiz hayat pratikleriyle yoğrulduğu için bu uğraş yerinde bir beyhudelik taşır. Fakat bir uğraşın beyhude olması ya da olmaması o uğraşı bir uğraş olmaktan çıkarmaz.Uğraş, bir meşgul olma halinden öteye gitmesi gereken bir şey olmak zorunda değildir zaten. O değil de, ne olacak böyle Ferhunde? 

Bugün sağda solda Federer ve Nadal'ın oynadığı Roland Garros finaline dair mesajlar, iletiler ve yer yer komiklikler gördüm. Oysa maçı izledim. Maça dair yorumların, tenisle olan münasebetimize ışık tuttuğunu görüyorum. Gündemi takip edip, bu takibi görünür kılma çabamız bence takdire şayan (şayan-ı takdir). Hayır, ben öyle amansız bir tenis takipçisi değilim. Pek anlamam, kaldı ki hiç oynamadım! Yalnız yıllar evvel bir Patrick Rafter maçı hatırlarım ki... File önüne ani çıkışları ve topları önde karşılamaya çalışırken ortaya çıkarttığı güzel oyunlar, maçları çok keyifli bir hale getirirdi. Neyse ki Golf hiç ilgimi çekmedi.




Borç

Huzur arayan retro saçlı arkadaşım benim, seni gecenin bu vakti ne kadar özledim bilemezsin... O isyan bayraklarını göndere çekmeden önce ellerini havaya kaldırıp, "Lan bi huzur verin!" derken dişlerini gösterip ardından gülmeni hiç anlamamıştım zaten... 

Bu hareketi neden yaptığını anlamasam da ne zaman yapacağını o kadar iyi biliyordum ki, o dönemlerde sahip olduğum "Celeron 1.7" işlemcili bilgisayarımı ortaya koyardım. Hala koyarım...

Ne bok yediği belli olmayan bu değerli insanla, sudan ucuz olduğuna kanaat getirdiğimiz şarapları stoklar ve günlerce yattığımız yerden tuvalete gidecek kadar enerji harcayarak zaman geçirirdik. Bu anlardan hiç birinde o isyan, hiçbirinde o serzeniş yoktu... olmamıştı...

Yaşanabilecek en gereksiz iki hayatın sahibi olarak, bir şekilde kendi kendimize yetecek, hayatta kalmamızı sağlayacak yatalaklığa ulaşmıştık. Yaşadığımız hayatın dışında kalan, kimilerinin "hayat" dedikleri şeye o kadar uzaktık ki, olur ya dışarı çıkarsak kendi kimliklerimizin dışında her bok olabiliyorduk.

İğne olmaktan çok korkan bu insanın yanında bir o kadar köpekten korkan benim gibi biri eklenince, hayatın bize oynayabileceği en büyük oyunun iğne yapabilen bir köpek olacağını biliyorduk. İğne yapabilen bir köpekten daha korkutucu bir şey yoktu hayatımızda... Öyle bir hayat yaşıyorduk! Huzura ne hacet!

Benim "hasan usta" tatlıları tadındaki bu arkadaşımın akıllara durgunluk veren uyku düzenine ayak uydurmak biraz zordu. Etrafında bu düzene ayak uydurabilen bir başka insan olunca çok şey anlatıyordu. Tüm bu anlatılanlar karşılıklı olunca insanlar tanıyor birbirlerini. Bir dönem o "Celeron 1.7" bilgisayar sadece bu arkadaşımın yazdıklarını "google"da aratıp, doğruluğunu araştırmakla meşguldü. Yavaş yavaş kıvama geldi tabii bu serbest atışlarında, en son görüştüğümüzde sabaha kadar oturup geyiklendikten sonra, iş arkadaşını arayıp hastaneye MR çektirmeye gideceğini söylemişti. Hikayesinin detaylarını verip sizi kurgularınızdan soğutmak istemem... 

Boş zamanlarını bankalarda dolanıp, sıra bekleyen ve bu esnada etrafta bulunan müşterilerle konuşarak geçiren iki insandık. Bu konuşmalardan sonra, telefon bankacılığına yönelen çok insan tanıyorum ben... Hatta "genel müdürle konuşacağım ben" diye yanımızdan ayrılan biri bile olmuştu...

14" monitörünün rengini, yumruklayarak ayarlamayı öğrendiğimiz gün, kulaklığının monitörden daha pahalı bir şey olduğunu fark etmemiştik. Kafamıza göre yaptığımız "cover" şarkılar bizim için hit oluyordu hep, başkası değil...

İşte böyle bir dünyada, dışarıdan gelen bir iletiye arada bir "Lan bi huzur verin!" diye çıkışırdı benim, tüm sınavlarının toplamı yüz olmayan arkadaşım...

Lan! ne huzuru? Zaten yaptığımız bir şey yok, yapacağımız bir şey yok... Yaptığımız tek işin, hiç bir bok yapmıyor olmamızın bahanelerini üretmek olduğu bir hayatta, ne diye huzur dilenelim! Gerçi hakkını yemeyelim, huzur dilemiyordu... Hiç bir şey dilemiyorduk...

Biraz kaçıyorduk işte... O kadar şeyin içerisinde, kendi yarattığımız yere kaçıp, gelmek isteyeni davet ediyorduk. Eğer birileri ya da bir şeyler kaçtığımız bu yerde, bizi rahat bırakmıyorsa... İşte o zaman "Lan bi huzur verin!" geliyordu...

Hayatım boyunca çok insan gördüm, kaçtığı yerde rahatsız edilen... Ama pek az insan tanıyorum, bu rahatsızlığını haykıran, ellerini havaya kaldırıp "Lan bi huzur verin!" diye bağırıp, ardından gülen...

Bu haykırıştan önce, neden kaçtığımıza bakmalıydık... Biz tersini yapmıştık, önce kaçıp sonra nedenini sormuştuk kendimize... En sonunda doğru sıralamanın bu olduğuna karar verdik zaten... Diğer türlüsü çalışmıyor, çünkü diğer türlüsü kaçırmıyor...

Böyle olduğuna bakmamak gerekir, istenilen huzurun kendisi değil...

Bu "Lale" için şimdi bir borç ödeme zamanı... 
"Lan bi huzur verin adama!"

Günlük

Sen yokken başkası vardı biliyor musun? Tabii ki bilmiyorsun... Nereden bileceksin lan? Aslında biraz bahsetmeye çalıştım sana ama anlamadın, göremedin bende en çok yer kaplayan şeyi.. ve her şeyin başlangıcını... Olsun, seni anlıyorum... Biraz ruhsuz, biraz taklit gibisin! Ayrıca o daha güzel kokuyor...

Ama artık zamanı geldi. Tüm bunları sana daha açık anlatmam gerekiyor sanırım...

Tam olarak bu şekilde bir not düşmüşüm ve o önemli şeye şunları yazmışım...

(Bugün Ayın Kaçı? Eylül 2008)

Sana haksızlık ettiğimi, seni tekrar okuyunca anladım... Eee ne oldu? Hiç bir şey!
Bugün tekrar yazmaya ve tarihe notlar düşmeye karar verdim...

"oheyhohey.blogspot.com"

Bu arada günlük...
Seni yayınlayacağım ya da yayınlatacağım... Olmaz değil mi?

Evet... Bende inanmadım zaten!

Bir önceki sayfanın bitimindeyse şu şekilde başka bir not var...

Defter senin cidden ağzına sıçmışım... Ne kadar gereksiz ********** varsa not düşülmüş...

Evet Blog! 

Senden önce o günlük vardı ve yazdığım satırlardan bazıları bunlar. O yıldız yıldız olan yerde bir kelime grubu var ama bugün daha gereksiz bir muhabbet olduğunu düşündüğüm için paylaşmadım. 

Senden günlüğe bahsetmişim işte 2008 yılının eylül ayında... Şimdi yerler değişiyor! Neyse ki sen kendi kendine tarih atıyorsun...

Şurada blog'umla konuşuyorum... oturmuş okuyorsun! Çok ayıp...

Bilimsel Yazı - III

Bilimle uğraşmak zor bir iştir. Bu yüzden herkes değil, bir takım insanlar uğraşır bu işle... Anlamak gerekir ne kadar zor bir hayatları olduğunu... Bir çok insan vardır ki, daha bilim hayatının başında motivasyonları yok edilerek kenara atılmış... Her ne kadar ben böyle desem bile aslında öyle değildir... -evet lakin ki! oldu burası.. idare et lan! yazar mıyım?- Böyle insanların hep bir yerinde o "ben bunu yaparım ya" kalmıştır, kalacaktır...

Ben severim böyle insanları, zamanında biraz deneme yapma şansım olmuştu. Bu konuda motivasyonumu yok etmeye çalışanlarla iyi başa çıktığımı düşünüyorum. Benim gibi pozitif bilim sevdalısı arkadaşlarım sayesinde tabii.. -selamlar efenim!-

Henüz bir bebeyken bu tip araştırmaların içine girmiştim. Her zaman, evin en küçük bebesi için alınmış, elektrik motoru olan kumandalı bir arabaya -çok olmadı bu arada iki tane hatırlıyorum- benim güzel abim hemen tornavidayla yaklaşırdı. Tabii kafa, tonavidanın hangi durumlarda kullanılacağını anımsıyor ama emin değil! Her zaman izlerdim ne yapıyoruz lan diye... O arabanın motoru sökülür, iki ucundan aşağı doğru sarkan kablolara bir ya da ortasından bantlanarak birleştirilmiş iki adet kalem pil değdirilirdi. Motorun milinin döndüğünü herkese kanıtlamak için kağıttan ya da benzer şeyden bir pervana bu mile takılırdı. Sonra güzel güzel o dönüşler izlenirdi...Keşfediyor ve sonra ağlıyordum...

Bir bilim insanı olmak kolay değil tabii... Yıllar sonra o elektrik motoru denen şeyin nasıl bir şey olduğunu o kadar detaylı bir biçimde gördüm ki.. Kimi dersleri 4 kere almak zorunda kaldım! (El-mak 1 ve 2 - Elektrik makineleri)

Neyse efenim, yaş arttıkça bebe modundan çıkıp kendi çalışmalarımıza başladık. İki cevval arkadaş, bir süre sonra bozuk katalitikten söktüğümüz "manyeto" ile elektriksel deneylere devam ettik. O dönem biraz karmaşık olduğu için çekirgeler üzerinde nasıl bir etki yarattığını da araştırıyorduk. Neyse ki o heves zamanla kayboldu gitti! Şimdi benim kondansatör olarak bildiğim bir cihaz bulmuştuk. Arkadaşımın babasının elektrik motorlarıyla ilgili bir dükkanı vardı. Bobinajcı evet! Dükkandan aldığı kondansatörü getirip nasıl çalıştığını bana aktardıktan sonra, elektrik depolayan bir aracı neden daha önce biz yapmadık diye çok hayıflanmıştık... Prize sokup doldurduğumuz kondansatörü, sıranın demiri, arkadaşların bacağı gibi iletkenlere boşaltıyorduk... -Önce kendi üzerimizde denemiştik lan! Bık bık yapma!-

Yine o yıllarda, evin bir kenarında süs diye duran mikroskobun malzemelerine sarmıştık. Bir miktar civa vardı kutuda! İlginç madde tabii, inceliyor insan... Böyle su gibi ama değil, ayırıyorsun ama biraz yaklaştırdığında birleşiyor. Öyle cezbeden bir şey... Mikroskopla incelemeden önce çıplak gözle inceliyorduk ki elektrikler kesildi. Ben gidip bir mum aldım geldim. Mum ışığı altında çalışmalarımıza devam ediyorduk ki, birden civanın üzerine spatulamsı bir mikroskop aracıyla vurdum. Her yana dağılan civa bir anda reflekslerimize yol verdi... Mumun devrildiği ve halının bir kısmını yaktığımız an işte o andı...

Yine de isteğimizi kaybetmedik.. Önce tahtadan -öküz gibi takozdan- motorlu bir gemi yapmaya çalıştık. Denizde yüzdürmeyi göze alamadığımız için yağmurlarda oluşan büyük su birikintilerini bekledik... Hiç birinde o tahta zımbırtıyı kaldırmaya yetecek kadar su olmuyordu. Uzun bir projeydi.. Hiç öyle yağmurdan sonra oluşmuş güzel bir göl bulamadığımız için, projeyi yarım bıraktık... Sonra o zamanlar köpük dediğimiz malzemeyi kullanarak tekrar denedik. Olmuştu!

Sonra biz genç dimağlar, ergenlikle beraber "leyla" olduk. Bir süre sonra zaten okulu bitirmek, sınıfı geçmek gibi kaygıların insanlarına dönüştük. Sonra üniversite filan bb (böyle böyle)

Şimdi soruyorum kendime... Büyük Hadron Çarpıştırıcısı...

"Oha, oha haa"

Bugün çok uzun geçti ama şu geçtiğimiz yarım saatlik zaman diliminde başıma gelen şey "yuh" artık dedirtti. Aslında  "oha, oha haa" dedim. -Bunu bir insan neden der?-

Bugünün yazılabilecek çok gözlemi var. Artık bende yavaş yavaş konu biriktiriyorum... -N'oluyor lan? Her gün yazacak mısın?- Neyse bakalım... -Tabii ki yazmayacaksın lan yavşak, kime artistleniyorsun?-  Bu yaşadığım iç çatışma, sanırım anlatacağım olay yüzünden...

Şu ön bilgiyi vermem gerekir ki, insan kusursuz değildir. - hı? - İnsanlar bazı gereksiz kareleri çok yüksek çözünürlüklü bir şekilde kaydeder... sonra zaman zaman bu kaydettiği kareyi istediği anda tek tıkla ekrana getirir. Sonra tekrar geri gönderir. Çok kolaydır bu, diğer taraftan mavi ekran sebebidir. Çünkü bu dosya silinmeyen bir dosyadır, orada kalır... Öyle bir kare işte, gitmeyen.. 

O an çok kuvvetli bir şey yaşandığı için mi öyle kareler kalır insanların aklında? Sen bile şu anda "hayır" dedin. - "hayır" de ve devam et!- Saçma sapan karelerde kalmıştır orada, öyle kuvvetli yaşanamayacak cinsten. Bir çizgi film karesi mesela... Çok kuvvetli, şiddetli yaşanan anlar mıydı? Bilmiyorum...

Benim için mavi ekran sebebiyeti, çok yüksek çözünürlüğe sahip ve hiç silinemeyen karelerimden biri, bir çizgi film karesi. Yıllardır her çizgi film konuşmasında, sanki ara bellekteymişcesine hızla gözümün önüne gelen bu kareyi anlatırım insanlara. O karede olan her detayı anlatırım insanlara... Bir kareyi o kadar uzun anlatabilir mi kimse? İşte o kadar net kareler bunlar... 

Her anlatışımın sonunda, umutsuzca "acaba hatırlayan var mıdır? adını söyleyen olacak mı?" diye düşünürüm. bu kareye benzer hatıraları anlatır kimileri, ama ben ismini bilmediğim bir çizgi filmin ismini nasıl arıyorum? - ne saçma bir yumurta bu böyle - Neyse, zaten yıllar boyu bu çizgi filmin izine hiç rastlamadım. Ama her zaman anlattım durdum... "Bulsam, anında izlerim." adamdım ben... öyleydim...

İşte bugün eve gelip, e-postalarıma bakarken birden, konusu . " ......... bu tam senlik! hepsini izlersin :)" başlık bir e-posta gördüm. Hemen açıp baktım, içerisinde bir link var... Tıkladım gittim, bir sitenin en iyi 90 çizgi film sıralaması... Evet bu tam benlik... Kesin hepsine tek tek bakar ve "izleyebilirim" dediklerimi not ederdim. Öyle yaptım zaten.

Bunu yapmaya başlarken aniden karşıma bir fotoğraf geldi. 87. sırada olan çizgi filme ait resim, benim kare...  İşte mavi ekran! Bu sefer o kareyi, çok hızlı ve çok net gözümün önüne getirmişti benim işlemci... Hatta bilgisayarın içine sokmuştu. Durup kendimi kontrol ettikten sonra, işte "oha, oha haa" dedim. - sence haksız mıyım böyle bir şey söylemekte? pis! devam et hadi...-

Neden bir kare olarak kalmış bu çizgi film hemen anlaşıldı. Çünkü 1966 - 1968 yılları arasında yayınlanmış. O zamanlar ben yoktum bu dünyada... Neyse ki, televizyonculuk anlayışı dediğimiz şey televizyonla beraber gezen bir şey değil... 80'ler gibi yayınlanmış bir ara. O zamanlardan kalan bir kare işte...

Sonunda adını bile öğrendim. Daha önce söylenmiş miydi? Hatırlamıyorum... Bir çok kez, bu tarz çizgi filmlerin listesine bakmıştım... Yok! beni zaten sadece o kare inandırabilirdi... 

Adını söylemeyeceğim... -hı?- Evet, adını söylemeyeceğim... "Acaba izlesem mi?" "Yoksa böyle kalsa mı?" gibi sorular geçiyor aklımdan... ama...

From: fitifitifitifiti@fitifiti.fit
To: titititititi@titititi.ti
Date: Tue, 8 Jun 2010 
Subject: " ......... bu tam senlik! hepsini izlersin :)"

Eskiden


Dalyan gibi bir çocukken ben… yine yazılar yazardım. O zamanlar blog filan yok tabii, nereye bulduysam oraya yazmışım. Bugün eşeleyip, çıkartma günü o eskileri. Eskiler pistir biraz, ayrıca eğlencelidir. Bu eskilerden bir tanesi…

Yazının, gereksizliğimi simgeleyen başlığı şu şekilde; “……. Kimdir?” *o noktaların olduğu yerde adım yazıyor! -vay anasını, dünürünü, görümcesini ve bilumum anlamadığım akrabalık tanımlamalarını diyorum… -
İşte o yazı,
29 Kasım 1984 …bu kıştan kalma günü asla hatırlayamayacağım..Çünkü ben o günün hemen ertesinde gelmişim dünyaya..hem de ne geliş..tamamiyle baygın! Evet baygın.. taa ki doktorun bana attığı tokatların bedenimi amansızca sarsıp, ses tellerimin ilk ürünlerini verdiği ana kadar…o gün ağlamam tokatların etkisinden mi yoksa uykumdan uyanışımdan mı bilemiyorum…
O zamanlar İstanbul’da  ailem Bakırköy’de ikamet etmekteydiler..dolayisiyla bende doğumumun ardından bir kaç kare hatırlayabildiğim o yerde tam 3 yıl geçirdim…Sonrasında ailem -aslında babam- ani bir kararla yeni bir hayata yelken açmaya karar verdiler ve hayatımın büyük kısmının geçtigi yere geldiler…burası İzmit’in bir ilçesi…Karamürsel..(evet sepetleriyle ünlü olan yer..)Buranın hayatıma dair derin izleri vardır..12 yıl boyunca ..küçük bir hayat..
İlkokula başlarken daha 7 yaşıma girmemiştim ..süperzeka değildim ama okula küçük yasta baslamistim…bu beni hiç tedirgin etmiyordu çünkü okul gercekten bana itici gelmiyordu..seviyor muydun? sorusunun ise hala tam bir cevabı yoktur bende..ama o günleri özlediğime eminim..(sorumluluktan eser olmayan zamanlar..)-okulun ilk günüme sığdırdığım hatıralar unutulmaz bir geyik aracının yanında, en eski arkadaşımı da yanında getirdi(S… A… 14 yıldır tanıyorum…hiç degişmiyor.. eskiden ben ondan uzundum, şimdi o benden uzun galiba)
İlkokul başarılarla ve taktirnamelerle geçerken (abartmam hepsi 5 pek iyidir) hemen ardındaki A.L sınavlarını kazanarak bir üst level’e gectim ki ne geciş….ortaokul yıllarım kendimce pek süper geçmedi..(her bakımdan)aslında daha sonraki yılların getirileri yüzünden, bu yıllara kayıp olarak bakarım biraz..ergenlikte olabilir tabii…her insan doğar, büyür, ergen olur ve problem kazanır..vs.vs.
Aradan gecen yillar bizi tekrar İstanbul’a -evet taşı toprağı altın şehre- sürükledi…ailecek istanbul’a göc ederek yerleştik..tabii ben artik liseli bir gençtim..lise yıllarım (cok severim..) Vefa A.L de gecti…Bu yıllara dair anlatacaklarım çok çok çoktur ama en çok etkilendiğim şey, yıllar sonrasında okuduğum lise yıllar öncesinde doğduğum hastaneye 300 metre uzaklıkta olmasıydı..
Bu yıllarda …yani benim o yaşlarımda (15-16-17)  kişilik oturtma olaylarım gerçekleşmekteydi..Problemli biri değildim..en azından kendimi öyle görmüyordum..ama denilenlere göre biraz fazla gülerdim..(bunu hayatım boyunca yaptım..götürüsünü görmedim pek..bazen zor durumda bırakıyor amaolsun…o yıllarda edindiğim arkadaşlar ki hala benim için o kategorinin zirvesindeler, bana inanılmaz derecede faydalı oldular…isimlerini tek tek burada verip kendilerini mahçup etmek istemem..ama yıllar sürebilecek bir gelişim sürecindeki katalizörler onlardı..(bknz.. vefa lisesi 2002 yıllığı..)
Bu yıllarda o yaşlardaki her eğitim maduru gencin yaptığı gibi öss sınavına girdim..hedefim aya cikmak olmalıydı ki agaca cikabilmeliydim..
Bu yılların ayrıntılari icin bakabilceginiz bir kaynak yok…ama ben anlatabilirim..belki..bilmem..
Su an yazilari yazdigim anında icinde bulundugu bu yıllar ….anlatabilmem icin yasamam gereken yıllar…

Yarış


Dip not değil, en tepede duran, pek önemli okunmazsa olmayacak bir not… Bu yazının kendisi yine “eskiler” sınıfında. Bir çocukluk hatırasını konu alan yazıyı, yaklaşık 7 ya da 8 yıl önce yazmışım bir yerlere…

Yarış (Bu Başlık!)
hatıralar..198..-20..
Evet küçük bir çocuktum…yaklaşık 6 yaşındaydım…Pek net hatırlayamadığım yıllar olsa bile anlatacağım hikayeyi çok iyi hatırlıyorum… Hiç unutmam… Güneşli ya da benzer bir gündü. Havanın açık olduğundan eminim…

Yine gözlerimi kısarak sağı solu kolaçan ediyordum. Pek sık yaptığım bir şeydi küçükken. Belki bir malzeme çıkar! Bir şeyler yaparız…

O gün yine hayata dair hatırladığım ilk arkadaşımı gidip evinden çağırdım. İlkel bir metot olarak görebilirsiniz ama gidip balkonlarının altında bağırdım durdum. Böyle haberleşirdik biz. Balkona çıktı ve iki dakika sonra aşağı indi.

Yeni bir güne başlamanın heyecanı ile mahallemizin bayırını tırmanmaya koyulduk.
Gerçekten hoş bir egimi vardı. Kar yağınca kaymaya izin verecek kadar eğimli. Aşağı koşarken hızlanabilmek için güzel bir eğim.
Tepeye tırmanırken yine gündem misket sayısı ve dün maçtan sonra patlayan topun enkazını nereye sakladığımızla ilgiliydi.
(bi süre sonra o topun patlak hali ile ile biz oynardık.) Çünkü her zaman yeni bir top almaya paramız olmazdı.



Arkadaşımın elinde yine kılıç gibi taşıdığı bi sopa vardı…Ne zaman eline almıştı fark etmemiştim bile. Tepeye vardığımızda biraz soluklanıp kenardaki ağacın gölgesine oturduk. Konuşacaklarımızı, hayallerimizle süsleyerek devam ettik.. Hep yapardık -çocuk işte-

Arkadaşım sopayla toprağı döverken aniden “hadi yarışalım” dedi. Oysa ki ben ağaçlara tırmanıp, o olmamış zeytinleri toplayıp birileriyle savaşırdık diye düşünüyordum. Ama yarış da fena fikir değildi hani! Kabul ettim…

Tepeden başlayacaktık, yaklaşık 35 metre kadar uzanan bu eğimli kulvarda birbirimize üstünlük sağlamaya çalışacaktık. Kilo avantajım vardı -daha zayıftım- ve o gün en sevdiğim mavi şortum vardı üzerimde, onunla şansım hep yaver giderdi.

Heyecanlı değildik. Her zaman yaptığımız bir şeydi yarışmak. Yine bir yarış işte…

O elinde,sopa ile koşacağını söylediğinde umursamadım. Artık kazanacağımdan daha emin pozisyonumu aldım. Beraberce tepede saymaya başladık. 1, 2 ve 3…

Koşmaya başladığımızda her şey yolundaydı. Biraz hızlandıktan sonra onu geçecektim. Bir süre yan yana koştuk. O, elindeki sopayla hayli zorlanıyordu. Arkadaşımı geçmemem için hiçbir sebep yoktu.
Ta ki elindeki sopa, benim bacaklarımın arasına girene kadar. 


O anda döner bir cismin ne demek olduğunu her açıdan kavradım. Kesinlikle acı verici… Ayrıca dönerken ya da yuvarlanırken etrafı görmek oldukça zor… Bir gördüğünüzü tekrar görebilmeniz için bir tur atmanız gerekiyor. O sırada kafanızı pek oynatmanız biraz zor…
Ama kulaklarda sorun yok. Her şeyi duyabiliyorsunuz. Eğer yuvarlanırken bağırmazsanız daha net.



Kaç tur attım bilmiyorum… Ama yuvarlanırken dahi bir süre yarıştan kopmadım. Yanımda koşuyordu hala… Sadece sopayı bırakmıştı ya da zorunda kalmıştı…

Sonunda durdum… Artık kulvarın dışındaydım. Kaldırım taşlarına paralel uzanmıştım. Neden bilmem, cenin pozisyonuna istem dışı bir hareketle geçivermiştim. 6 yaşında olmasam ağlamazdım ama yaşım gereği haber verme amaçlı bağırarak ağladım. Sesime ilk cevap veren, kadim dost biricik arkadaşım oldu.

“n’oldu lan niye düştün?”

Ardından bir ses “çekil bakayım..ahh canım n’oldu sana..”

Evet, komşumuzun kızıydı bu. Ağlamayı kesmedim tabii ki. O sırada anlamsız karizma olaylarına giremezdim. Ayağa kalkmama yardım etti. Sonra da eve kadar sekmeme.

O gün ayağımdan neredeyse 1 sürahi (2 litrelik olanlardan) kan aktı… Abartıyor gibi gözükebilirim. Ama hayır! Tam 6 yaşındaydım… Kendimden o kadar eminim. Komşumuzun o iyi yürekli kızı beni eve kadar götürdü. Anneme raporu da verdi hemen. “yarışırken düşmüş… bık bık”‘ ne kadar boşboğaz biri… Oysa bir hikaye yazma fırsatım vardı…

Evet, kaçınılmaz anne tepkisi…

Kısa diyalogları atlayarak ilk yardım kısmına geleyim… Acı acı acı… Tentürdiyot ya da her neyse… Hiçbir zaman sevmedim bıraktığı bok rengi izi de kendisini de… Mikropları öldürecekmiş… Mikrop ne ki! Sadece 6 yaşındayım ben…

Yara önce kabuk bağladı sonra kabuk döküldü ve iyileşti… Ama bu süreç içinde ben çoktan sokaklara dönmüştüm… Önceleri futbolcu kağıtları ile oynamaya başladım sonra misket sonra zeytin savaşı ve futbol… En sonunda tekrar pistlere döndüm…

Tabii ki inşaattan kuma atlama olaylarını da es geçmedim…

O arkadaşımı en son lise-2 de gördüm çok değişmişti… Koşup oynadığımız günlerdeki gibi değildik. Bu sefer bir yerde yemek yiyorduk…

Tuzluk mu?