İnsan Ol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan Ol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dur

Sisli-puslu korku filmi havalarında, ucu bucağı gözükmeyen, aslında kısa bir yolun yarattığı hayal kırıklığını yaşıyorum kimi zaman. Hiç soğumamış gündemlerin üzerine sıçıp biraz daha kaynatmaya henüz vakit varken, Teletabilerin -onlar işte- seslendiği dimağlardan esinlenmek nereden çıktı şimdi, inan bilmiyorum.

Seçilenlerin ifadesi, insanları kelimeler öğretmeye itiyor -hatta- itmeyi siktiredelim, koca koca kitaplar devirip, elleriyle okuduklarını evirip, güzel güzel tepsilerde sunmaya kadar götürüyor. Oysa bir dalda duran iki kirazdan her biri dişlerini her gün fırçalayıp, rengine biraz daha renk katmak için teknolojinin en gerekli kullanımına şahitlik etmemiz için yaratılmış solaryum zamazingosuna giriyor. Böyle bir zenginlik anlatımının içine tükürüp, müşteriye ikram etme hayalimi/tahayyülümü çıkartmıyorum yine soktuğum yerden. Üzerine sokulanlardan sonra nereden bulup çıkartacağımı da bilmiyorum aslında. 

El yordamıyla bulduklarımı, anlayabildiğim en kaba ifadeyle süzüp tüm benliğime yapıştırıyorum. Öylesine çıkmasın diye yapıştırıyorum ki! Cümlelerime sirayet ediyor diyeceğim ama ne cümlesi, ne de gamlı baykuş bakışlarında süzülen bir parıltı. Kargaşanın içinde, bir garip inilti ki sanki bir süre sonra tüm o kaos bir inlemeye eşlik edecekmiş gibi görünüyor -burada takıldığım ağacın üzerinden-. Her kuş ve kalan leylek gibi bir algının yaradılışı, boşluğa duyulan özlemden mi? -Yoo-

*Cümle olsun. Ne öyle? 


Enola Gay

İroni, söylenen şeyin değilinin ima edilmesidir. Tam tersinden, karşı yönden, farklı dünyalardan ya da 90 derecelik açıyla diğer taraftan gelmektir ironi. Mizahi değildir ama güldürebilir. Gülen gözlerin ardında, ironi açık bir şekilde konuya katılmamak, reddetmek ve hatta "öte tarafa konuş hemşehrim"dir.

Enola Gay, bildiğiniz üzere ikinci dünya savaşında, "Little Boy"u Hiroşima'ya gönderen uçağın adıdır. Bir anda binlerce insanı öldüren bu bombayı bir kenara koyup, o bombayı taşıyan uçağın adına bir bakalım. Uçuşundan hemen önce gülen yüzlerle objektiflere selam çakan Paul Tibbets, Enola Gay'ın birinci pilotuydu. Uçağın ismi, çok sevdiği annesi Enola Gay Tibbets'in ismini taşıyordu.

Bu duygu yüklü B-29 ile 6 Ağustos 1945'te yaptığı şey yüzünden mi bilinmez, Paul Tibbets kendisi için bir mezar taşı yapılmasını istemedi.

*Film izledim bugün.

Dev Sosyal Medya Hikayesi (IP'li)

"'Bu sosyal medya yazısı çok pratik bilgiler içermiyor. Fakat görmeyi bilen gözlere kronolojik bir keyif verebilir.' diye, yazardan gereksiz bir not işte! " dediğinizi duyar gibiyim."  

Yukarıdaki gereksiz oyunlu giriş cümlesinden dolayı üzgünüm, devam edelim.

Bir zamanlar "Ay pi (IP) numarasından buluyorlarmış" diye bir cümle duymuştum. İlk duyduğumda "Ay pi ne lan!" demiştim ama içimden demiştim ve kimseye çaktırmamıştım. Gözümde oluşan "hayret bir şey" kısılması, durumdan bihaber olduğumu ele verebilirdi ama yırttım.

O dönemlerde aldığım anda, "Diablo-1" yüklemeye kalktığım bir bilgisayarım vardı. Hatta cd-romu bozuk olduğundan, oyunu yüklemek için bir hafta daha beklediğim bir bilgisayardı. "Diablo-1"le ilgili ilginç bir gerçeği yıllar sonra öğrenecektim oysa. Oyunun piyasaya çıktığı tarih doğum günüme denk geliyor. (Yazının kronolojik doğrulamasını kimileri buradan yapmaya kalkabilir. Dur sakın yapma!)

O bilgisayarımda bir süre sonra internet kullanmaya başladım. Dial-up bağlantı kullanıyordum. Aslında hala var şurada satıyorlar. Dial-up bağlantıyı kullanmanız için RJ11'e uygun bir giriş gerekiyor. "O modemler kaldı mı ki yahu?" demeyin. "mIRC" denen programla IRC ağına kopardık. 

IRC ağında dosya ve bağlantı paylaşmak ve başkalarıyla irtibat halinde kalmak mümkündü. Yani, yüz göz olmadan, sınır tanımadan sosyalleşmek. Tabii ki hayal, ağın geliştirildiği 1988 yılında, "kız düşürürüz" genişliğinde ve derinliğinde değildi sanırım. Tabii mIRC denen programın bu ağı kullanarak bir döneme damgasını vurması daha sonralara dayanır. mIRC bize öylesi bir fink atma ortamı sağlamıştı ki, dial-up bağlantının indirimli saatlerinde, hemen mIRC'a girilildi. 

Geniş bir yelpazeye dağılan sohbet konularını sıralayacak olsanız, sıralamanızda Tarkan'ı görebilirsiniz. Bu arada hiç internet sitesine baktınız mı? Tarkan'ın "Şımarık" adlı parçasının bulunduğu "Ölürüm Sana" albümü çok ses getirmişti. Aynı yıl "Winamp" kısa bir süre sonra da  "Napster" ortaya çıktı. Napster, Metallica ile davalık olunca, tüm hane halkı şaşırmıştık. İnternet üzerinde yaşanan bir şeylerle ilgili dava açılabiliyordu. "Peki nasıl?" sorusunun cevabında, işte o gizemli kelime "ay pi" vardı. "Chat" filan yaparken "ay pi" olduk birden. Bu hikayenin aynı zamanda "DNS"lisi de var. (DNS'li hikayeye gitmek için 52. sayfa!)

Ardından Photobucket, Last.fm, Hi5 gibi şeyler girdi hayatımıza. Tabii dial-up bağlantılarda yerini ADSL'e bıraktı. Ben o ara Orkut'a bakınıyordum. Tabii aklımızda hep "ay pi" olmadığı için, farklı e-posta adresi kullanmanın avantajlı bir kamuflaj olduğunu düşünürdük. Böyle düşünen bir grup insandık işte! Geçenlerde o e-posta adresimin şifresini hatırlamaya çalıştım. Olmayınca, gizli soru filan zorladım biraz. Gelen giden e-postalara baktım. Sözlükler ne alemde, forumlara ne oluyor... (Nostaljik)

O sıralarda (ilk ekran görüntüsü aşağıdaki gibi olan) Facebook çıkıyor ortaya.

Artık ilkokul arkadaşlarımı bulabilecektim. Facebook sayesinde manyaklar gibi arkadaş olabilecek, aynı zamanın... Neyse! Facebook, "poke" gibi bir iletişim inceliği verdi bizlere. Bizler de şükranlarımızı sunarak, kendisini hayli pahalı bir şirket haline getirdik. Şu kurduğum cümle, kullanıcının kendini bilmesidir!

Facebook tüm dünyaya açıldığında, çok konuşmaktansa az ama öz konuşmayı tercih eden kimselerin takılabileceği (az olmak zorundaysa seri yaparız bizde!) Twitter, anlamsız bir şekilde çok zaman geçirdiğim FriendFeed vb.vb.


N'olmuş?



Zombi Bu! Tombi Değil...

Bir kaç yıl önceydi sanırım... Zaten böyle önemli tarihleri bir türlü aklımda tutamadım. Böyle şeyler olacağını bilsem bir kenara not ederdim ama insan bilemiyor ne zaman, neyle karşılaşacağını. Tesadüflere bir türlü inanmamış bir insan için gereksiz cümleler kuruyorum değil mi? Farkındayım...

-Bir Kaç Yıl Önce-

"Vapura binmeden önce bir sosisli atayım lan!" diyerek büfeye yanaştım. Sosisliyi söyledikten sonra şöyle bir etrafıma bakınıyordum ki.... Öyle ayakta mal gibi duran biri! "Neyse, ben işime bakayım." derken, gözlerini üzerimde hissettim. Ara ara göz ucuyla baktım. Ne zaman baksam gözlerimi yakalıyordu. Ne biçim bir insan, ne biçim bir duruş, nasıl bir karakterdi lan bu? Biraz ürkmüştüm. 

Sosisliyi aldıktan sonra ağır adımlarla büfeden uzaklaşıp vapur iskelesine doğru sallanmaya başladım. Arada bir iki ısırık alıp, çaktırmadan arkama bakıyordum. Hala gözleri bana dikiliydi. "Yahu biraz hızlanayım bari. Vapura binip uzaklaşırım. Ağır aksak arkamdan geldiğini anlamadım bile. 

Neyse ben vapura binip kendime uyumak için uygun bir yer buldum. Kafamı gömüp uykuya dalmak üzereyken yanıma birinin oturduğunu hissettim. O süngerimsi, yumuşak deri koltuklara biri oturduğunda -hele ki yakınınıza oturuyorsa- içinde biriken havanın alttan basıncını hissediyorsunuz. Böylelikle görmeseniz bile yanınıza oturan kişinin yakınlığını ve ağırlığını az buçuk tahmin edebiliyorsunuz.

Hemen hemen 20 cm uzağıma, yaklaşık 48-52 kg ağırlığında biri oturmuştu. -Sabahları vapurda hep uyurum, hiç gözüm açık gitmedim!- İçimi bir merak, bir huzursuzluk, bir acayiplik kapladı. Biraz hassas olduğum bir konudur. Bir toplu taşıma aracına binersem, çok acayip uyurum. Bu sefer yapamadım, açtım gözlerimi. Kafamı yavaşça sola çevirip yanımda oturana baktım. Yine aynı gözlerle göz göze gelmiştim... Bir an irkilir gibi oldum. Şeytan dürttü mü dersin, götün mü attı dersin bilemem. Bir haller oldu işte. Dayanamadım...

Hemen söze girdim. "Ya arkadaş bi huzur ver. Sosisli aldık rahat bırakmadın, vapura bindik takip ettin, uyuyalım dedik geldin kıçımın dibine oturdun. Nedir lan derdin? Korkutma beni..." dedim. Hemen arkasından ekledim. "Zaten betin benzin atmış. Hasta mısın? Git evine dinlen."

Soğukkanlı bir şekilde, "Neye benziyorum?" diye sordu. Yalan yok, aklımdan ilk geçen şeyi söyledim. "Kusura bakma ablacım Zombi gibisin." dedim. İşte o anda beklemediğim bir şekilde "Evet, ben zaten bir zombiyim. Anlamış olmana çok sevindim." dedi.

Böyle tanıştık işte. Yol boyunca havadan sudan, oradan buradan konuştuk. Zor hayatların varlığını biliyorum ama böylesine zoruyla ilk defa bu kadar yakınlaşmıştım. Duyan bir şey zanneder zombi olmayı. Bildiğin çile oysa...

Böylesine güçlü, dudak uçuklatan bir korku figürüsün ama gel gör ki salyangozdan biraz daha hızlısın. Analitik zeka desen, muafsın zaten. Vücudun, koordinasyon anlamında bir varlık gösteremiyor. Soluk bir renk, vitaminsizlikten acınacak bir hal. Herkes korkuyor ama neyinden korkuyor belli değil. Normal şartlar altında bir zombinin alt edebileceği omurgalı sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Böyle bir hayatı yaşamak, şiir yazıp şarkı söylemekten bile zor geldi bana. Bir şey diyemedim...

Vapur iskeleye yanaşıp, vapurdan indikten sonra "Görüşürüz" diyerek yanından uzaklaşmaya karar vermiştim. İlginç bir diyaloğun öğretileriyle hayatıma devam edecektim. Ama izin vermedi... "Bir saniye!" diyerek gitmemi engelledi. 

Sonra,

"Tüm konuştuklarımız bir kenara, herkesin zombilerden korktuğu bir gerçek. Her ne kadar dezavantajlı hallerimiz olsa bile, saldığımız bu korku bizi hayatta tutar. Böyle bir korkunun neden kaynaklandığını, korkanlar daha iyi bilir aslında ama sana bir kere daha anlatmam gerekiyor." dedi.

Devam etti...

"Aslında çirkinliğimiz korkutuyor herkesi. Hem içimiz hem dışımız çirkin bizim. İnsanlar böyle bir çirkinliğin kendilerine yaklaşmasından, bulaşmasından korkuyorlar. Çünkü çirkinliğimiz bulaşıcıdır. İşte bizi zombi yapan ve herkesi korkutan şey budur. Bir kere dokunursak, bir boka benzemez hale gelirsin. Bu hale gelmekle kalmaz, eş-dost ayırt etmeden bu boku bulaştırmaya devam edersin."

Bu esnada ben "Ağzını bozma, konuştuk ettik ama küs ayrılmayalım..." diye araya girdim.

Peki görüşürüz diyerek bana doğru elini uzattı. Kabalık etmemek için aynı şekilde karşılık veriyordum ki, aniden hızlanıp "çart" diye boynumu ısırdı.

"Lan gerçekten hem için hem dışın pismiş. Sen ne yavşak insansın!" dedim. O anda insan olmadığını fark edip, karşımda sırıtmakta olan zombinin gözlerinin içine bakarak devam ettim. "İnsan bile değilsin. Şimdi beni de insanlığımdan ettin. Senin yüzünden fantastik dünyanın en dandik korku karakterlerinden biri olacağım. En niteliksiz süper kahramanlar bile gelip geçip benimle kafa bulacaklar. Yiyeceğim sopanın, uğrayacağım geyiğin haddi hesabı olmayacak. Ama sen dur! Sana inat, en güzelinden bir zombiye dönüşeceğim. O kadar iyi olacağım ki, etrafımdakiler iyiliğimden bayacak, bu yüzden benden kaçacaklar. Yüz karanız olacağım lan" 

Hiç bir bok demeden çekip gitti...

Tam o sırada, gözlüklü, temiz yüzlü, saçları dağınık, henüz sakalları yirmili yaşlarında biri yanıma yaklaştı. "Isırılalı ne kadar oldu? Hala kendinde misin?" diye sordu. "Sen kimsin be haydari!" derken, cebinden çıkarttığı iğneyi koluma sapladı...




Odun


Bölüm-I
"İnsan, hayatının bir bölümünde alarma ihtiyaç duymadan erkenden uyanır, hazırlanır ve işini yapmak için yola koyulur."

İşte bu hikayenin altı yaşındaki kahramanı da bir sonbahar sabahında erkenden uyanmış, hazırlanmış ve işini yapmak için sokağa çıkmıştı. Mahalle adını verdikleri bir kaç sokak ve belirli apartmanlardan oluşan bölgelerini -teritori- tüm arkadaşları gibi çok iyi tanıyordu. Girilmedik deliğin kalmadığı bu sokaklarda bir kaç arkadaşı bulmak hiç kimse için zor olmuyordu. Sabahın erken saatlerinde buluşulan arkadaşlarla o kadar çok zaman geçirilmesine rağmen, şimdi dönüp baktığınızda o kadar konuşmanın yaşandığı yıllardan hatırlanan anlamlı diyaloglar pek azdır.

Gün, saat ve ayların planlanmasına çok uzak olan sokağın sahipleri, sonbaharın gidişini ve kışın gelişini anlamak için yaptıkları işleri referans alırlardı.-Tüm mevsimler gibi- Eğer şort giymeye başladıysan yaz, ağaç ev yapıyorsan ilkbahar, üzeri kapalı bir yerde misket oynuyorsan kış, birine odun gelmişse sonbaharı yaşıyorsundur. Bu işlerin her birinin kendine has nitelikleri vardı. Yaparken dikkat etmek gereken ve yazılı olmayan kurallar...

Doğalgazın hayatlarımızı bu kadar ısıtmadığı o dönemlerde, şimdi depo olarak kullandığımız alanlara "odunluk" ya da "kömürlük" denirdi. -oysa ne kadar yakın bir tarihten bahsediyorum- Doğalgaz denen kaynağın kendisine yabancı olduğumuz yıllar... Neyse!

Henüz uyku mahmuru bir halde evin kapısından sokağa adım atıp, arkadaşlarıyla buluşma noktalarını tek tek kontrol etti. Tüm bu -check point- buluşma noktalarının boş olması neredeyse imkansızdır. Öyleyse bile, birinde 7 dakika beklemek yeterli olurdu hep. Henüz baktığı ikinci buluşma noktasında arkadaşlarını gördü. Tüm ekibin orada olmadığı aşikardı. Biraz dünden, biraz bugünden bir miktarda herhangi bir zamana ait olmayan şeyler hakkında konuştular. Ne konuştukları hakkında kendileri de dahil kimsenin bir fikri olduğunu düşünmüyorum. Yavaş yavaş tayfa tamamlanıyordu...

Derken, bir mahalle sakininin evine bir kamyon geldi. Kamyon olabildiğince gürültülü bir şekilde kasasında bulunan odunları apartmanın önüne boşalttı. Damberli kamyon - bir imge olarak damperli kamyon-  tüm odunları, istenilen noktaya boşaltabilmek için bir iki kere ileri geri hareket etti. Şimdi herkes için cevaplanması gereken bir soru vardı. "Kime geldi lan bu odunlar?"

Bu sorunun cevabını bulmak için hemen yoklama yapıldı. Orada olmayanlar ortaya çıktıktan sonra tahminler yürütüldü. Tam o sırada, zaten odunların kime geldiği belli olmuştu...

Bu mahallede birine odun geliyorsa, o odunların "odunluk"a nasıl taşınacağı bellidir. Kendi bölgelerine giren her şeyi kontrol altında tutanlar olarak, bir yere bir şey taşınacaksa sokağın sahipleri iş başındadırlar. O odunları tabii ki altı yaşındaki kahramanımız ve dahil olduğu ekip taşıyacaktı. Bu duruma ne odunların sahibi ne de bir başkası itiraz edebilirdi. -Kömür işine pek girmezlerdi. Biraz pis bir işti. Aslında değildi ama anneler bu işten pek memnun kalmazdı.-

Sokağın sahiplerinin bu gibi durumlar için çok net çizgileri vardı. Kendi içlerinde çok acımasız olmalarına rağmen, insanlara karşı adil olmak gibi doğal bir yetenekleri vardı. Bu yüzden yaptıkları bu işin ödemesini farklı şekillerde tahsil ederlerdi. Kimi zaman evde yapılmış kurabiyeler, kimi zaman bakkaldan alınmış şekerlemeler ve kolalar... Ödeme nasıl olursa olsun hiç önemli değildi. Sembolik bir şeydi zaten! 

Yavaşça odunların başında toplananları gören odunların sahibi, yapması gereken davetin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu kibar davet işin ayrılmaz bir parçasıydı. Kimse sokağın sahipleriyle düşman olmak istemezdi. Bu, hayatınızda yapacağınız en büyük hatalardan biri olarak tarihe geçerdi. -Balkondan turşu suyu dökerek kendini savunmaya çalışanları, sokağın sahipleri hiç unutmadı ve unutmayacak- 

Derken, beklenen davet gelmiş ve sokağın sahipleri işe koyulmuştu. Zor bir iş gibi görünmese de oldukça fazla güç ve beceri isteyen bir şeydir odun taşımak! Önce odunların kamyondan indirildiği bölgenin fiziksel yapısı incelenir. Uygun bir konum yükleme noktası olarak seçilir ve iyi bir yükleyici bu noktaya yerleştirilir. Kibar davetin yansıması işte burada ortaya çıkar. Daha az güç harcanan bu pozisyona, genelde odunların geldiği evden biri yerleştirilir. Sokağın sahiplerinin daveti karşılama ve iyi niyet göstergesidir bu...

İlk pozisyonda bulunanın yaptığı işe benzer bir iş daha vardır. Odunları yerleştirecek bir yerleştirici. Yerleştirici odunluğa geçer hatta öncesinde rahat çalışabilmek için düzenler. Daha kötü çalışma koşulları olduğunu düşünebilirsiniz -belki öyledir- fakat adrenalinin daha fazla salgılandığı yer orasıdır. Küçük örümcekler ve diğer böcek arkadaşlar burayı mekan olarak bellemişlerdir. Her an ilginç bir türle karşılaşabilecek olmak bu işe heyecan katan bölümdür. Bu pozisyona da ev ahalisinden biri geçer.

Başlangıç ve bitiş noktaları belirlendikten sonra, bu iki nokta arasındaki -en kısa değil- en verimli rota tespit edilir. Verimli rota, az enerji harcanan ve çok eğlenilen rotadır. Rota belirlendikten sonra, sokağın sahipleri tek sıra halinde, inanılmaz bir koordinasyonla taşıma işine başlarlar. 

Bölüm-II
Rota üzerinde bir hikaye...

Taşıyıcılardan biri olan kahramanımız, ilk yükleme için yavaşça odunların kamyondan indirildiği yere yanaştı. Önünde bulunan taşıyıcı kargosunu alıp yola çıktıktan sonra, yüklemeyi gerçekleştirmek için odun yığınına biraz daha yaklaştı. Kollarını dirseklerinden kırarak öne doğru uzattı. Ama bu hareketi yapmadan önce yığından bir odun seçti kendine. Diğer parçalara göre daha pürüzsüz ve kollarını acıtmayacak türden bir odundu. Tenine teması çok güzel ve kollarının arasında rahatça durabilecek uzunluktaydı. Keşke tüm odunlar böyle olsaydı diye iç geçirdi bir an... Tüm bu düşüncelere dalmışken aniden yükleyici seslendi. "Hadi al bakalım şunları!" 

Yükleyici bir kaç parça odun daha yükledikten sonra "Hadi devam et!" dedi. Oysa sadece taşıyıcılar ne zaman devam edeceklerine karar verirdi. Altı yaşındaki kahramanımız "Sen devam et!" diye karşılık verdi. Yükleyici itiraz edemezdi. Her taşıyıcıyla böyle bir diyalog yaşaması o işi imkansız kılardı. Bu yüzden devam etti. Genç taşıyıcı kucağını odunlarla doldurduktan sonra çenesine değen son odunla birlikte yola çıkmaya hazırlandı. 

Rota üzerindeki her adım küçük bir zafere gidiyordu. Ancak zafere giden her yol -tuvalete bile gitse- zor olur. Genç taşıyıcı kollarındaki ağırlığı ve yanmayı hissetmeye başladığında henüz bir kaç adım atmıştı. Kolları boş bir şekilde ikinci turlarına ağır adımlarla dönen diğer taşıyıcılar, genç taşıyıcıya saygıyla bakıyorlardı. Çok fazla odun taşıyordu. Bu, üstü oldukça kapanmış iyice sarıp sarmalanmış bir güç gösterisiydi...

Odunluğa giden yol ızdırap ve acılarla dolu bir hale gelmişti. Yükleyicinin yaptığı küçük bir hata yüzünden bir odun parçası koluna batıyordu. Fazla ağırlığın baskısı bu acıyı daha dayanılmaz hale getiriyordu. Her şeye rağmen yola devam ediyordu genç taşıyıcı...

Bölüm-III
Hayatın mesajları çok incedir... Misinadan -balık tutmak için kullanılan ip- bile daha ince!

Bu uzun ve zorlu tur sona ermek üzereyken birden ayağının bir şeye takıldığını hissetti. Düşüyordu... Engel olmaya çalıştı ama başaramadı. Birden kucağındaki tüm odunlarla birlikte yere düştü. Odunlar sağa sola saçılmıştı. Genç taşıyıcı acı hissetmiyordu. Fakat oraya kadar dayandığı tüm ızdırabın karşılığında yerde olmak hepsinden daha ağırdı...

Bir süre yerden kalkmadı. Sonra yavaş yavaş doğruldu. Etrafında bir kaç arkadaşı vardı. İyi olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Bir sakatlık olmadığını anlayan diğer taşıyıcılar, ayağa kalkmasına yardım ettikten sonra yerden bir kaç parça odun alarak yollarına devam ediyorlardı. Ayağa kalkan genç taşıyıcı, yerde kalan diğer odunları almak için etrafına bakınıyordu. 

Bu sırada yükleyici, odun yığının yanından "Ben sana demedim mi?" diyordu. Bu "Ben sana demedim mi?" sadece bir "Ben sana demedim mi?" değildi. Bu bir isyanın, bir dışa vurumun, bir "Lan ne diyorsun sen?in habercisiydi. Fırtınadan önce bir bok böceğinin paratoner olmak için çatıya çıkması gibi bir şeydi...

Genç taşıyıcı, ayaklarını yere sabitlemiş, yükleyicinin bulunduğu pozisyona omzu dönük bir şekilde ayaktaydı. Kafasını biraz yukarı ve odun yığınlarına doğru çevirerek, şunları söyledi.

"Sadece, seçtiğin, taşımak istediğin ve koca bir yığın içinde sana görünen odunu taşı! Diğerleri senin yükün olmasın."

Sadece bir kaç kişi duymuştu!

*Organize bireyden...








Fısıltı

"Ne diyorsun lan? Anlamıyorum..." demekten bir hal olmuştum. Kulaklarım pek iyi işitmiyordu o aralar. Herhangi bir duyma bozukluğum yoktu oysa. Ne diye duyamıyordum ben etrafımdakileri? Sonra yavaşça o köpeğe doğru yaklaştım. Fısıldıyordu kurnaz...

"Gel buraya, çok uzağımda durma. Ben insanlara fısıldayan bir köpeğim. Sana fısıltı dediğin şeyin aslında ne olduğunu anlatacağım. Fısıltıları nasıl duyabileceğini de söyleyeceğim. Bundan böyle hiç bir fısıltı giremeyecek kafana.

Sen zannediyorsun ki, fısıltı alçak sesle konuşmaya çalışmaktır. Hayır! O dediğin alçak sesle konuşmaktır. Fısıltı aslında duyulmaması gereken bir şeymiş gibi saklanan ama yavaş yavaş insanların beynine kazınmaya çalışılan, fısıltıyı yayması için söylenen insanları araçsallaştıran, "aman aramızda kalsın, çok özel" yalanıyla örtülmüş, sonrasındaysa "sen gereken kişilere söylersin artık" imasıyla biten, mantıksal olarak ele alındığında son derece anlamsız ve söyleyen kişinin aklınca iş yaptırmaya ya da acı çektirmeye yönelik sözler bütünüdür.

Aslı astarı olabilir ama olmak zorunda da değildir. Çünkü fısıltıdır ve gerektiğinde duyulmamak üzere tasarlanmış ve söylenmiştir. Tam bir yavşak icadı olup, genellikle yavşaklar, arada bir zeki insanlar tarafından kullanılır. Her türlüsü kötüdür, boktur. Sadece amacı açıkça dile getirilmiş fısıltı kabul edilebilirdir. Çünkü bir amaç için bir fısıltıya araç olmak, sadece bu durumda kişinin iradesine bırakılır. Dışındaki her durumda, fısıldayan kişi hariç herkes araçtır.

Bir fısıltı sana fısıldayan kişiden geliyorsa bir araç, fısıldayan kişinin aracından geliyorsa bir hedef olmuşsundur. Bunu görmenin kolay bir yolu yok maalesef... Fısıltı gittiği kişinin kafasına yerleşmek, yavaş yavaş büyümek ve sonunda öyleymiş gibi düşündürmek için yola çıkar. Bu fısıltıyı yola çıkaran kişi zaten böyle olsun istediği için fısıldamıştır.

Korkma, herkes fısıldayamaz. Çok az insan fısıldayacak kadar kaybetmiştir kendini. Çok az insan da bir fısıltının geldiğini görüp, gülmüştür sadece...

Unutma! Fısıldayan kişi aslında bunu söylemek istediği insana gidip söyleyebilir. Korktuğu için, söylenemez olduğu için ya da dünyayı yerinden oynatabileceği için değildir sessizliği... Fısıldamak istediği içindir sadece fısıltısı...

Duy fısıltıları, izin verme..." 

"Yuh arkadaş, konuşan köpek mi olur?" diyordum kendi kendime... Tam o esnada elinde şarabı, direğe yaslanmış bana doğru çaktırmadan fısıldayan bir adam gördüm. Köpeği seslendiriyordu hıyar! Hiç bozmadım, kafamla köpeği selamlayıp, "eyvallah, iyi olu bu dediklerin" dedim. "kihkihkih" diye güldü...

Yavaş yavaş yürüdüm gittim... 

O adama bir hikaye vermiştim. Bir tane de aldım işte...


Çorap

Aylar öncesinden kalma kağıt parçalarıyla dolmuş çantanın, kaçmak istercesine dört bir yana uzamış sakalın, temizlenmeyi bekleyen eşyaların oluşturduğu tırmanması güç yığının, onlarca kitabın ortasında uzun süredir bekleyen ayraçların -kimisi gazete parçası, kimisi artık kullanılmayan bir cd... olsun hepsi ayırıyor, ayraç işte- yol gözlemekten çoktan vazgeçmiş ama yine de telefon beklemekten henüz usanmamış ailenin, kalabalığın üzerine gelmesine aldırış etmeden yerinde sayan turnike gibi tezin, çabucak uçması dileğiyle sürülen çeşit çeşit kokuların hesabını bir çift çorap soracaktır!  

"Yine bir tatil günü yayılmış oturuyor işte! Her zaman yaptığı gibi saçma bir planla kendini yorup, yorgunluğuna yorgunluk ekleyecek. Bir kere beni yanıltsa şaşarım..." derken yerinden kalktı. Belli ki aktif dinlenmeye karar vermiş... Eline yapışmış bir kaç işi temizlemeye koyuldu. Ağır ağır ama keyifli bir gün geçirdiği belliydi. Dokunmadım! Ne bok yerse yesin dedim...

Neyse, gün içinde onlarca yarım bıraktığı işe bulaştı. Bir kısmını bitirip, diğer kısmını "lan buna ne diye başladım ki!" diyerek kaldırıp attı. Böyle bir kafanın, böyle bir iştahın bunu görebilmesi umut veriyor bana. Aslında tüm insanlığa umut vermesi gerekir ya... o kısmı geçiyorum. 

Daha günün bitmesine saatler vardı ama bu ruhu satışmış-evet satışmış- insan, çamaşır makinesinden çıkardığı eşyalarını çamaşırlığa yerleştirmek için hazırlanıyordu. Ses etmedim... Bakalım bu sıkıcı işi yaparken kendine gelecek mi diyerek kenara çekildim ve izlemeye başladım. Neye bakıyorsa dingil, bir süre dikildi çamaşırların karşısında... Sonra garip bir biçimde çamaşırların arasından bir çift bileksiz - ince - çorap çekip çıkarttı. Çamaşırlığa doğru dönerken konuşmaya başladı.

"Bu kışa göz kırpan günlerde sizi giydiğime göre, zor bir anımda yardımıma gelmişsiniz demek ki... Giyecek çorabım olmadığından sizi giymişim. Bu yüzden en güzel yere asılmayı ve orada kurumayı hak ediyorsunuz. Neden sizi bir kış günü giydiğimi bilmiyorum. Sanırım çamaşırları yıkamaya üşendiğimden... Aslında siz böyle özensiz bir adamın çorapları olmayı da hak etmiyorsunuz ama o adam size bu yeri verebiliyor... idare edin! Artık kendime daha çok özen göstereceğim..."

İşte bu sözler söylenirken asıldı çoraplar.Daha sonra her eşyası için bir şeyler söyledi, bir şeyler düşündü... Beklemiyordum aslında bu heriften böyle bir kırılmayı...Aslında bu kırılmanın bir çift -ince- bileksiz çorap yüzünden yaşanması hoşuma gitmedi değil...

Öyle...

*"özeti önünde, okuyucuyu kopartmayan hikaye yazdım lan! Çok süper oldu. Hem altı çizili artistlik bile yaptım..." kategorisinden bir örnek sizlere...


Kurbağa ve Balık

Bir balık ve bir kurbağa… Yan yana duran bu iki canlının hikayesi; her hikaye gibi çok ilginç, her hikaye gibi çok anlamlı ve her hikaye gibi biraz yalan. -Ama az yalan!- “Zaten balıktan ve kurbağadan, hele hele yan yana yaşayanlarından hikaye mi olur lan?” deme, sakın deme. Şu anda oturduğum yerden kalksam ve 3 dakika yürüsem, bu hikayede bahsettiğim balık ve kurbağanın yanında olurum. Hikayenin inandırıcı olması için değil, sırf şimdi aklıma geldi diye yarın kamerayı alıp gideceğim. Videosu olan bir yazım olsun. Görselden uzak, sefalet içinde yazıyorum yahu!-Kendimi biliyorum, öyle bir video olmayacak ama-

Neyse, hep böyle ara geyiklerle hikayeleri bölüyorum. Aslında yazmak istediğim şey dışında o kadar çok şey yazıyorum ki, bazen “kim okuyor lan bunları? Ben bile yazdıktan sonra üstünden bir kere geçiyorum.” Diye söyleniyorum kendi kendime. -Tıpkı böyle!-

Bu balık ve kurbağanın ilişkisini çok merak ediyorum. Aynı ortamda, bildiğim kadarıyla uzunca vakit geçirmişler. Balık daha küçücükken oradaymış. Kurbağa ne ara gelmiş bilen yok ama bir süredir aynı yiyecek stoklarını paylaşıyorlar. Şu anda ikisi de eşek gibi. Hmm! Hikayeye üçüncü bir karakter karıştırmamak için, ikisi de oldukça büyük diye düzeltiyorum. Merak ettiğim ilişkilerini, kendilerinden dinlemek için gidip biraz laflamak istedim… Gecenin bir vakti gittim yanlarına! 

Kurbağa biraz garip, balık içinde farklı bir şey söyleyemeyeceğim. “Al birini, git vur ötekine” diyeceğim ama biri balık biri kurbağa…

Balık ve kurbağa ilk tanıştıklarında biraz garipsemişler birbirlerini. Kurbağa biraz artistlenmiş ortamda, “beni ne prensler öpmek istedi” gibi bir takım laflar, saflar ve atlar... Balıkta tabii böyle bir info yok! Ama kurbağanın bu kendine güvenen havasına kapılmış bir an… Biraz tatlı-sert bir takım diyaloglara girmişler. Tartmaya çalışmışlar birbirlerini, olur gibi olmuş ama olmamış. Yalan, riya, geyik hepsi birbirine girince olmamış. İlk pes eden kim olmuş bilmiyorum. Söyleyemediler… Hatırlarında değilmiş şimdi! Aslında biraz, pes eden ya da ilk giden olmamak için hala yan yana duruyor gibiler. –Bilmiyorum bu benim gözlemim. Zaten böyle bir itirafta bulunacak gibi değil bu balık ve kurbağa-

Zamanla bu yan yana kalma durumu, bambaşka ilginç bir diyaloğa dönüşmüş. Birbirlerini kollar olmuşlar. Açık etmeseler bile birbirlerini inceden inceye hep tartmışlar, ufak tefek oyunlar oynamışlar, geyikler filan… Balık ve kurbağa bu durumdan şikayetçi değilmiş gibi anlatıyorlar her şeyi ama belli ki sıkılmışlar biraz. Gecenin bir vakti ziyaretlerine gelen insana anlatıyorlar, iki bağımsız hikayeden bahseder gibi.
 
Kurbağa ve balık işte! Ne yaptıklarına hiçbir anlam veremedim. Aslında herhangi biri anlam verebiliyor mu bilmiyorum. Bir arada olmak zorunda oldukları için mi yan yana duruyorlar? Ne yapacaklarına dair bir fikirleri yok sanırım…

Bu kararsızlığın ortasına doğru sordum. “Var mı buradan dışarı çıkmak isteyen?” Balık hemen atladı. “Ben, ben…” diye. Balık için gidebilecek başka yer yoktu! Kurbağa için, kuyudan çıkabileceği birkaç tahta parçasından oluşan bir mekanizma sallandırdım aşağıya. –Mühendislik deneyimi işte! hay lalet-

Bilmiyorum ne bok yediler! Biraz ekmek parçası bile attım. Sonra sıkıcı bir hayatları olduğuna karar vererek yanlarından uzaklaştım.

“Ne yapıyorsun lan!” demezler mi adama? Yaşanan hayatlara böyle bakanın aklıyla, osuruğa gülenin aklı arasındaki...

Başka türlü deneyelim;

Gördüğün hayatlar, sadece görebildiklerindir.-Bu cümlenin özlü söz potansiyeli var mı lan- Kimileri sana gereksiz, saçma ve yanlış yaşanan hayatlar gibi gelebilir. İnan, senin hayatın da birileri için aynı şekilde gözüküyor. 

Tekrar denemek gerekirse;

Bırak lan!


*Bağlanamayan hikayegillerden... ta taa!

"Binlerce dansözle birlikte, bitmeyen hikayeleri okuyunca burun kıvıranlar da var..."

Gerilim Yazısı

Bir gece ansızın gelebilirim… tı tırıtı tı… internet yok, telefonu içeride bıraktım, saat bilmem kaç, bir word dosyası açtım ve bilgisayarımın ışık saçan monitörü eşliğinde bir şeyler yazacağım. Fakat bu ışık saçan monitör biraz tehlikeli şu anda…

İki tane siyah var önümde duran manzara içerisinde… Bir bölüm daha siyah, diğer bölüm biraz daha az siyah… “Ne diyorsun lan sen? Kafan mı güzel?” sorularının tümüne birden “hayır” diyeceğim. Çünkü baktığım manzara tek kelimeyle siyah. Ağaçlar, dağlar ve bilemediğim binlerce şey simsiyah olan kısmı oluştururken, aydan ve yıldızdan nasiplenememiş gecenin oluşturduğu gökyüzü, görece daha az siyah ama siyah işte…

Böyle kapkara bir manzaraya bakmak insanın içini bir hoş ediyor. Bu hoş kısım biraz heyecan gibi... Ne bok oluyor da heyecan yapıyorum emin değilim. Gözümün görebildiği uzaklık, dibinden ve bilgisayardan yayılan ışığın verdiği alandan ibaret… Neyse böyle uzun uzun cümlelerle yazının giriş kısmını piç etmeden, yazacaklarımı yazayım hızlıca. Gerçi burada zaman yok gibi… Yani, “var ama kime ne?” gibi... Öyle garip.

Gecenin körü, bu siyah manzara beni ürkütmüyor. Sadece heyecanlandırıyor. Nedense hep olağan üstü bir şey olacakmış gibi tetikteyim. Bunun bir nedeni vardı aslında… Ben bu manzara eşliğinde bir iki deprem yaşadım… Belki bu yüzden, belki değil her an bir şey olacakmış gibi hissediyorum. Heyecan bu sebepten sanırım. Bir iki saattir burada oturup, takılıyorum. Bir bok olduğu yok… Arada bir kelebek, böcek filan uçuşuyor ama henüz bir olağan üstü olay yok. Her şeye rağmen keyifli… Siyahın içerisinde birkaç “cırcır” böceğiyle vakit geçiriyorum. Şimdi aranızdan bir iki sivri -sinek- öne doğru çıkarak, “nasıl yazıyorsun lan bloga?” derse, bir şey demem... – word kullanıyorum lan şu anda, sonra kopyalayacağım bloga- Manzara o kadar siyah, bu kadar yalnız işte… Kendi kendime konuştum az önce…

O değil, ben bu akşam bu manzarada ne gördüm biliyor musunuz a dostlar! – a dostlar ne lan?- Şu yazıyı okuyan her 25 kişiden 3 kişiyi alsam, rastgele şu etrafımda bulunan 12 kilometrekarelik alanda bir yere bıraksam, oracıkta sıçar…

Doğanın kendisine yabancılaştık sanırım. Tek başına zaten oldukça büyük, oldukça korkutucu ve bir o kadar güçlü. Çünkü doğa dediğin şey, birbiriyle bir uyum içinde olan bir sürü başka şeyden oluşuyor. Bir insanoğlu çıkıntılık yapmış.

Böcekler geliyor... Böcekler geliyor…

*Gerim gerim geren yazı yazdım insanı...

"Boyun Çok Uzun Olmasaydı, Kahve İçer miydik?" Sendromu

Uzun süre yolculuk yapan uykusuz insanın "mallama" hali bir başka oluyor... Bu durumu anlatmayı, açıklamayı çok isterdim ama olmuyor, hele bu halde hiç olmuyor. Tıpkı sabahın kör bir vakti banliyö denen yerde olduğum gibi...

Etrafımda olan bitenden gayet bağımsız, kendi halimde eve ulaşmaya çalışan biri olarak bir bankta oturmam ilginç bir durum değil tabii ki... Hele öncesinde anlamsız bir feribot yolculuğunda, rüzgar tarafından hırpalanmış ve kulağımda "tırtır" bir müzik eşliğinde bunu yapıyorsam, benim için hiç ilginç değil... Öylece banka serilmiş, malak gibi otururken yanıma oturan insanı nasıl fark ederim ki? Tabii ki edemem... Ben gelen treni zor seçiyordum o esnada...

Trene giren her insanın yaptığı gibi boş olan yerlere odaklanmam, özellikle cam kenarı bir yer bulabilmek için hızlıca sağı solu taramam da olağanın dışında, insanları hayrete sürükleyecek bir davranış hiç değil... -Öyle mi lan yoksa?- Öyle böyle yolculuğuma başlarken, boş bir yer bulmuş ve oturmuştum. Oturmak değil ya hani, bildiğin yığıldım oraya, kaykılırsın ya hani çatalın havada kalır... öyle işte!

Nasıl stratejik bir yere oturduğumu zamanla fark edecektim... O anda anlamamış bir halde yığılmış olsam da, karşımda ve yanımda boş iki yer daha vardı. Bir nevi üçlü bir oturma grubu... Yanımda kim olduğunu anlamamıştım ama karşımdaki insanlar, bir kaç kere değişti... Önceleri gözlerim pek sık aralanmıyordu. Karşımda oturan insanların hafif sola doğru kilitlenmiş olarak, garip bir ifadeye bürünmeleri ilginç geldi. Düşündüğüm ilk şey, bana bakmamak için kafalarını sağa sola çevirip, uzaklara dalma pozu verdikleriydi. Lan hiç bir insan mı sağa doğru, camdan dışarı dalmaz? Diğer tarafta bir şey olmalıydı... Karşımda oturan ve yer değiştiren herkesin erkek olmasıyla ilgili bir ipucu verirsem... Evet!

Yanımda bir hatun kişi oturuyordu. Bankta yanımda oturan ve fark etmediğim kişinin kendisiymiş meğer. -"Nereden biliyorsun lan?" diyeceksin değil mi? Çatlama, dur!- Bildiğin insan, ama öyle "güzel değil ama çekici", "yüzü güzel ama...", "pek tipim değil ama hoş" gibi sınıflandırmaların ötesinde, kendisine laf edenin kafasına kuşların hemen sıçabileceği gibi biri... Sanırım daha bir cenin halindeyken, hücreler özenli bölünmüş... 

Şöyle kafamı çevirip bir bakınca, bana biraz dev gibi geldi. 1.88 cm dersem sanırım 2 cm yanılma payıyla doğru bir veri paylaşmış olurum. Bu kadar uzun pek az hatun kişiyle karşılaştım. Pek efil efil giyinmemiş olan bu arkadaşımız, tarzını ortaya koyuyordu tabii... Ama şimdi "o tarz ne?" diye soracak olursan, gerçekten anlamadım... Ama keyifli ve rahat olduğunu söylerim ben... hatta söyledim...

Şimdi karşımda oturan diğer arkadaşların, neden hafif sola doğru mala bağladıklarını anlamıştım. Hani aralarından bir kaçı, oldukça çaba gösterdi dikkat çekmek için...ama ancak benim dikkatimi çekmeyi başarmışlardı! Diğer tarafta durumun ne olduğunu bilmiyordum tabii... Hatun kişiyi gözlemlemem zordu, benim bunu yapmam için 90 derecelik bir açıyla tam sağ yapmam gerekiyordu ki, bu durum hafif sola mallamaktan çok daha beter bir şey olurdu. Bu nedenle ben oturup, karşımdakileri izledim.

O anda fark ettiğim diğer şey, hatun kişiye sadece bir kez bakıp sonra bakmamayı seçmemin bir nedeni olduğuydu. Güzel, çok güzel, çok uzun bb. (böyle böyle) ancak bir gerizekalı olma durumu kendisini engellemek için bir sebep olabilirdi. Bunu bakarak anlayamadığım için, aynı fiziksel sınıfa ait olmadığımı düşünerek vazgeçmiştim. Vazgeçmeyenler zaten karşıma gelip oturuyorlardı... Benimle aynı aydınlamayı yaşayanların suratı işte o mallama ifadesini alıyordu... Vazgeçmeyen erkek modeli işte, yine de kaş-göz yapan mı ararsın, tribe giren mi ararsın... Hepsi olmasa da gayet güzel hareketler sergileyen arkadaşarımı buradan kutluyorum... Erken bir vakitte trenden inmek zorunda olan bir arkadaşımın, geriye doğru attığı bakışlar beni bile etkiledi... Arabesk bir hava esti tüm vagonda.

Tabii bu olanları gözlemlerken, bozulmakta olan bedensel bütünlüğüm bana oyunlar oynuyordu. Bir anda öylece gelen sıcak hava dalgası yüzünden, üzerimdeki uzun kollu paçavrayı çıkarttım. Zaten bol geliyordu, kollarım filan kayboluyor içinde... Üstelik, sağında solunda lekeler vardı... Zor bir gün ve gece geçirmiştim... Bu sıcak hava dalgası sadece bana gelmemiş sanırım. Hatun kişide üstüne giydiği -adını gerçekten bilmiyorum- şeyi çıkarmaya yeltendi. Ee boy uzun olunca, el kol maşallah zaten. Yanlışlıkla çarpsa orada bayılabilirdim. Neyse ki es geçti...Tabii omuzlar görününce, karşı taraf daha bir şenlikli oldu benim için...

Bu esnada benim "tırtır" müzik, biraz daha yavaş başka bir müziğe dönüşünce değiştireyim bari dedim. Tam o esnada bir baktım, şarjı bitiyor... Sesi biraz kısayım, en azından eve kadar götürsün gibi başka hesaplara dalmıştım ki, karşımdaki insan öne doğru uzattı boynunu... "O ne lan? Bir şey mi diyecek bana?" derken, hatun kişiye "Ben seni bir yerden tanıyor muyum?" tadında bir şey sordu... Ardından gelen cümle çok net değildi benim için... Bir monolog yaşandı orada! Aslında yanımda oturan bir cevap verdi ama oldukça kısa olsa gerek ki, karşımdaki insan arkasına yaslandı ve ilk kez sağa doğru dalan kişi o oldu...

Bir iki durak sonra karşımdaki, bizlere veda etti bakışlarıyla. Bana bakmadı pek ama... Neyse! Sonra oturan olmadı... Zaten sondan dördüncü durak filan, ben sondan ikinci durakta inmeyi planlıyorum. Evet! Hala eve en kısa nasıl giderim planlarını döndürüyorum kafamda. Ama karşımda oturan onca insan, o kadar bakış, o kadar ayrılış... Dayanamadım! Hayatımda hiç bu kadar hüznü bir arada görmedim ben! Tüm hayatımdaki hüznü, bir tane kadın 10-15 istasyon arasında yaşatıyor... Üstelik birden fazla insana! Çıkarttım kulaklıkları...

"Boyun çok uzun olmasaydı, kahve içer miydik? sendromu bu olanlar..." dedim. Artık nasıl bir hale geldiysem? Yorgunluk, uykusuzluk, eve ulaşma gayreti ve onca hüzün... Dedim işte!

Bunun çok farkında olan hatun kişi, "Hiç biri bunu sormadı ki!" dedi. Sonra ben, "Bu soru bir kere sorulur ve hemen soran kişi tarafından yanıtlanır. Merak etme!" dedim. "Ama sen soruyorsun..." dedi. "Hayır" dedim, "Ben bunu söylüyorum." dedim...

Böyle ağzı yavşak bir insan olduğumu anlamış olacak ki, konuyu değiştirmek için bileğimdeki dövme hakkında "hnn hun zan zunn" dedi. Öyle konuşuyorduk işte... Dalgın ve yorgun gözüktüğümü, bindiği durakta yanımda olduğunu o söyledi işte..Sondan ikinci durağa girdiğinde tren, hatun kişinin kolundaki dövmeden konuşuyorduk. Daha doğrusu anlatıyordu...

Sondan ikinci durakta durduğumuzda, iyi yolculuklar diyerek ayağa kalktım. Vedalaşıp aynı yöne yürüyen insanların o anlamsız bakışlarını yakaladım bir anda... O da ayağa kalkmıştı. Beraber indik trenden, ben bir iki adım atıp öne doğru kıvrılırken, çat diye yanımda beliriverdi ve "Kahve iyi olabilir aslında." dedi.

Bazen kendimi kötü ve çirkin bir insan gibi hissediyorum. Ama değilim! Tüm o yolculuk boyunca, yediğim şeyleri sindiren sistemim, artık boşlatım sistemime sesleniyordu.. Haydi boşalt, boşalt diye... Neden eve gitme planlarımı bu kadar düşündüğümü zannettin? 

"Boyun çok uzun olmasaydı, bir kahve içebilirdik." dedim. Sonra biraz geyik yaparak, "Gitmem lazım." temalı bir iki cümle kurdum...

Sonra aynen yaptığım planlarda olduğu gibi hızlı adımlarla eve doğru yöneldim. Önümde yürüyen uzun kadını görünce, gerçekten uzun olduğunu ve attığı adımlarla benden çok daha iyi hızlandığını kabul ettim. Yolculuk boyunca karşımda oturan tüm arkadaşlarım için -evet arkadaşlarım onlar benim...- o uzun ve güzel kadın için, kendini eve atmaya çalışan benim için komik bir şeyler olmuştu... Boktan nedenler, eğlenceli hikayeler verir bize... İşte...

Yörüngeden Çıkmadan!

Dursun dünya -neden lan dönüyor ne güzel! manyetik alanı var, sistemde yeri var, evrende senden çok ağırlığı var- Batsın bu güneş - zaten yörüngesi belli olan, kütlesi belli olan bir yıldız... Sen ne dersen de, etrafında dönen yaşadığın gezegen- gül, diken ilişkisi - böyle metafor mu olur lan! hem ayır, hem kız bir parçasına, dert çekiyorum üzerine konuşmalar sonra! ayıp...-

Arabeskin eleştirisi genelde böyle yapılmaz. Böyle olmamalı zaten. Pozitif bilimin arabeskle ne işi olur? Pozitif bilimin bir çok şeyle işi olmaz... ruhsuzdur biraz. - hayır değildir!-

Neden böyle, neden bu şekilde konuşuyorum-yazıyorum?

Yaşadığımız yerde bir çok şey, birbiriyle ilişkilendirilemez. Ama ne yapıp edip, alır oradan oraya, sonra başka bir tarafa gideriz konuşurken. Ne gerek var, bağlamından koparmaya, bambaşka yerlere taşımaya...

Düz gitmek varken, konuyu konuşulması gereken yerden tutmak varken, gündemi saçma-sucur (bu kelime grubunu yeni buldum - çok gereksiz anlamında...) yerlere götürmek neden? Yanlış münazara kültürünün etkisi, bu kadar hayat değiştirebilir mi? Bu kadar yok yere entellektüel yetiştirebilir mi? Evet bunların hepsini yapabilir...

Bazı durumları, bazı düşünceleri, bazı gereksiz geyikleri bir başlarına ele almak ve o şekilde görmek gerekir. Çölde yolunu kaybetmiş sosyopat kişinin, gördüğü seraplara yaklaşan o mağrur tavrını neden takınıyoruz? Daha bilgili, daha ilgili hepsinden öte daha düzgün olmak için derdi bir arkadaşım...

Dünyayı düzeltmeye, sayfanın arkasındaki insan resmini düzelterek başlayan çocuğun hikayesini hepimiz biliriz. -Bilmeyenler için kaybedilmiş bir şey olduğunu düşünmüyorum.- İşte o hikayenin yaratıcısı, güzel bir mesaj vermek istemiş. Fakat malzemesi, anlaşılabilir bir hale getirebilme derdi, o insanı orada bırakmış...

Diğer yandan dünyayı değiştirmek diye bir şey yoktur. Dünya zaten kendisini değiştiren bir şeydir... Senin gibi saçını başını tarar, ossurur, gerinir, eğilir, ısınır, soğur... bb. (böyle böyle - artık vb. yerine bunu kullanıyorum ona göre)

Bağlamından kopartmak istedim burada ama olmadı...

O hikayenin yazarı, aslında bu değişimde ne kadar etkili olabileceğimizi anlatmak isterken, bu değişimin nedeni gibi göstermiş insanı! Belki gerçekten bunu istemiştir ama... o zaman sorarım, dünyanın bugüne kadar yaptığı yolculukta, bu hale evrilmesinde porsukların hiç mi rolü yok? Öküz başlı antiloplar, bu kadar mı etkisizler yaşadıkları gezegende... Mavi-Yeşil algler bile bu kadar önemli misyonlar yüklemişken, ayıp etmiyor muyuz?

Gezegeni sev, ama sadece öyle olduğu için sev... Kalemin ya da televizyonun gibi sevme!
İşte pozitif bilim burada arabeske karışır... bir daha ayrılmamacasına!

*Çelişir ve gider!

Dedim ki, biraz üzgün gibisin...
Dedi ki, korkuyorum!

Uçan, Kaçan... Aman Aman


Sinema tarihinin en çok kullanılmış, bulunduğu sahneleri hafızalara kazımış, insanların ağzıyla sıkça taklit ettiği ya da etmeye çalıştığı bir efekt vardır. “Işşşh Işşgh”… Böyle yazıldığında pek anlaşılmıyor değil mi? İşte o çakma yumruk efektinden bahsediyorum.
Bu aralar sıkça bu efekti duyuyorum. Birilerinin ağzından çıkan taklit ya da sesin orjinali değil bu duyduğum… Bu aralar çok film izlemiyorum bile. Duyduğum, beynimin ta içerisinde, tanık olduğum bazı olaylar yüzünden uğradığım küçük çaplı şokların eseri…
Bu şokların bir kısmını bu yazıyı yazarken bile yaşamaktayım. Örneğin ne zaman “şok” yazacak olsam önce “çok” yazıp sonra değiştiriyorum.


Matematik


Matematiği çok severim… O kadar çok severim ki anlatamam. Aslında anlatırım… Hayat boyunca karşılaşılan tüm problemler matematik sayesinde çözülebilir… Ben öyle yaparım. Uygun denklemi kurar, eşitliğin sağına soluna bakar, baktım ki değişkeni çok hemen derinleşir ve diferansiyel denklemlere geçerim… Kimi zaman hayatın karmaşık sorunları ve türlü türlü problemlerine karşı  3. dereceden  integrali  kafadan çözdüğüm bile olmuştur…
Neyse efenim, geçenlerde kederi paçalarından akan, arabeskin içine dalmış bir arkadaşımla konuşurken… “Dur lan! Şimdi ben bunu formüle edeyim. Sonra çözer kurtuluruz…” dedim. Demez olaydım… Hay ağzıma sıçayım…
Buyurun bakın;


Bu... Bu... Nedir Bu?


Karışık olmak ya da karmaşık olmak çok karizmatik bir şeydir. Biraz gizli saklılık katarsanız daha da güzel olur. İnsan dediğimiz omurgalı bunu bir süredir biliyor. Uyguluyor… Ama bunu yapan insan, şu noktayı kaçırıyor. Zaman zaman ve muntazaman -selamlar hocam- bu düşünceyi başka insanlar da kafalarında çevirir. Kim bilir belki bir zamanlar uygulamışlardır bile…
Bu yüzden tasarlanmış her hareket, daha önce bir yerlerde tasarlanmış olacağından… kimi insanlar için bu durum “heh” havası uyandırır. Bu durumun insanın dünya üzerinde geçirdiği süre ile çok alakası vardır. Sadece bu kadar da değil tabii… Her şeyi bu deneyime bağlarsak olmaz. Ama düşünen omurgalı bir süre sonra -bu durumu deneyimlerken- öğrenir. Öğrendikten sonra zaten “heh” havasını yakalar. Kişinin kendisinden öte bir şey olmaya çalışması gereksiz hatta bokum gibi bir şeydir. Evet bokum gereksiz değildir…
Bir süredir takip ettiğim bir anime serisi var. Bitirmek üzereyim. Asıl oğlan, her karşılaşmasında karşısında duran insanın düşüncelerini ve hislerini okur. Bu aslında her şeyi etkileyen iki önemli unsurdur. Düşünmek ve hissetmek… Neyse efenim böyle bir şey olmayabilir…
Bu seride kahramanımız, ustasından bir son hareket öğrenir. Bu son hareketi yapabilmek için bir kaç ön koşul vardır. -his ile alakalı bir kaç durum işte- Gün gelir, bu hareketi uygulamak zorunda kalır… Ancak rakibi bu hareketi karşılar… Fakat ustasının söylemediği bir şey daha vardır. Bu hareketin hemen ardından gelen bambaşka bir hareket daha vardır. Neredeyse kendi kendine gerçekleşir ve olan olur… şimdi ben bunu neden anlattım lan?
Evet, bir takım şeyler oluruz. Kendimizden öte… İşte bu ötedeki, öteki şeylerin bir takım etkilerini kullanırız. Ama tüm bunların bir adım sonrası da neden olmasın… olmasın olmasın…
Gün gelir o takındığımız şey bir takım yan etkiler oluşturabilir… o yüzden en iyisi insan olmaktır. Karışık ve karmaşık hatta biraz gizemli olmak karizmatiktir. Ben blog okumak istiyorum arkadaşım… Sınıfsal mücadeleye sosyal medya üzerinden mi devam edeceğiz…

Entellendim


Heyecan doluyum şu anda. Kendimi bir bok gibi hissediyorum. Yani bok gibi değil “bir bok” gibi… ilginç bir kelime grubu “bir bok” . Mesela çok yorgun, keyifsiz bir gün oluyorsa benim için, soranlara “bok” gibiyim diyorum. Ama bir kişi ortamda biraz artistlik yapıyorsa, onun için insanlar kendini “bir bok” zannediyor diyorlar. Göremiyorum ben o “bir” kelimesinin neden anlamı bu kadar değiştirdiğini… Neyse lan yazıya gireceğim diye çektiğim şu eziyete bak. Yeter bu kadar…
Şimdi kendimi “bir bok” olarak görmemin nedenini yazacaktım buraya. Genelde buraya yazarken, evimin o oda sıcaklığında, girişinden gelen mango aromalı araba kokusu ile karışan salonun sigara kokusunda, pencere kenarında bulunan koltuğu ve o koltuğa dilediğim kadar yaklaşıp uzaklaştırabildiğim sehpanın üzerinde duran minik bilgisayarımı kullanarak yazarım.
Şimdi ise dışarıda bir “cafe” de bir toplantı için bulunmaktayım. Bir pencere kenarındayım. Kocaman, eski model tahta pencerelerin kenarında bulunan renkli renkli çiçekler, duvarlarda bulunan poster ve resimler, fonda çalan ilginç müzik… ben tüm bunların üzerine birde kahve söylediğim için…
Hemen çıkartıp defterimi bir şeyler karalamam lazım dedim. Bir yazar, bir şair ne bileyim bir köşeyazarı ya da bunların türevlerinden biri gibi hissettim kendimi. Kafamda kodlamışım işte böyle bir şeyi… Ben ne yaptım?
Hemen defteri kalemi kaptım, tam yazacakken… “lan şimdi boşver şuradan bir internete girip bir iki blog okuyayım” dedim. Sonra ne birini ne de diğerini yaptım…
Neyse efenim, öyle bir hikaye yokmuş… Güzel yermiş…
*şimdi başlığa baktım, ne lan o öyle.. bana beni anlatması ve kendime getirmesi için o başlığa dokunmuyorum… dokunmayacağım.. ay kızdım.. ayy..

Sabah Sabah


Sabah kalkarken insan güzel bir gün bekler bazen… Ben bugün bir tane bekledim. Bekledim ama gelmedi. Biraz güneş olsa fena olmazdı. Bugün güneş olsun istedim ama arada bir yağmurlu günlerin olmasını da isterim. Bu o günün, nasıl güzel olacağını düşündüğüme göre değişir/değişiyor.
Anlıyor ki insan, istediğin şeye dikkat etmelisin. Bununla ilgili konuşman, hatta düşünmen bile fark edilebilir. Sonra olmaz. O yüzden arada bir istediğin şey ile ilgili “fake” atmalısın. -Bu kelimenin yerine koyabilecek Türkçe bir kelime bulamadım yalanına sığınıyorum ey insanlar. Çok acayip-
E-postalarımı biri bana sesli olarak okusun istiyorum kimi zaman. Aslında sadece gruplardan gelen e-postaları sesli okusa olur. E-posta okumak bazen çok zor oluyor. Bana e-posta atarken bir düşünceli insanın, o e-postayı sesli okuduğu bir kaydı ek olarak eklemesi ne kadar güzel olurdu. Ama yok… Olmuyor işte. Olursa bir gün, o insana teşekkür edeceğim. Bir kuru teşekkür yeter bana diyenler için.
Tarhana çorbasını sevmiyorum. Neden bilmiyorum ama o çorbayı sevmiyorum. Sevdiğim çorbalar benden hep uzaklaşıyor. Arıyorum, tarıyorum çorbaya ulaşamıyorum. Sonra o çorbayı özlüyorum. Bir gün bir bakıyorum o çorba… artık benimle değil. Bu beni çok üzüyor ama soran yok. Daha mı önemsiz bir acı bu? He?
Otobüs terminalleri garip yerler değil mi? Ben çok güzel olduklarını düşünüyorum. Bir yerden bir yere gitmek isteyen/giden insanlar hep orada buluşuyor. Hareket etmek ne güzel şey. Ben otobüsleri severim arkadaş…
Otobüse bindiğimde müzik dinlemek hoşuma gidiyor. Ama herkesin kulaklıklarını gördüğümde, sırayla o otobüsün içerisinde müzik dinlemekte olan herkesin dinlediği müziği duymak istiyorum. Radyo gibi, diğer insanların ne dinlediğini dinleyebilseydik otobüste… ne güzel olurdu.
Düşündüğümü her zaman söylemek istemiyorum. Ama birine düşündüğünü söylememek biraz götüm gibi geliyor hep. Öyle olunca, bunun güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Ama yapamıyorum. Bu karışıklığın hayatımda olmamasını istiyorum. Zaten götüm gibi bir şey.
Ayrılık acısı çeken insanları tanımak istiyorum. O tribal durumu çok seviyorum. Hepsi aynı gibi. Ama her birinin, en önemlisi gibi anlatılması çok güzel. Aslında değil lan… Öyle değil işte. Bunu söylemek istiyorum. Hepsi aynı… Sonra kendi kendime düşünüyorum, en ilginç olanları benim yaşadıklarım aslında. Sonra bakıyorum, ayıp ulan bana… İnsanın kendi düşündüğüne bile ters olması, ne zaman ne yapacağının bilinmediğine işaret. Ne bileyim lan işte öyle bir şey…
Gözüm üzerinde twitter. Bir yamuğunu yakalarsam seni çok fena yaparım.
Senin hakkında düşünüyorum. Neden bu yazıyı okuduğunu ve ne anladığını çok merak ediyorum. Aslında yazarken bir bok anlatmaya çalıştığımı düşünmüyorum. Ama yazdıysam bir şey anlatmak istiyorum değil mi? O zaman sen buradan bir anlam çıkartmaya çalışacaksın. Ne güzel dünya lan.. ohh!
Sıçmaların en güzeli sabah olanıdır. İşte bunun  gibi…
Ben gidiyorum.