Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sıçrama Tahtası

İnsanlığın büyük yürüyüşünden bahsetmek isterdim. İnsan topluluklarının birbirine paralel gelişimini, duvardaki ilk stencil tasarımlarına bakarak kavrayabilmemin, yüksek proteinli besin tüketmemle ilgili olduğuna dair bilimsel yaklaşım bir yanımdan dürtüp dursa da, olmuyor. Kendi küçük adımlarımın hesabını yapıyorum ben hala...

Adımlarım küçük, adımlarım sinsi... Sanki bir sincap gibi ya da sincap boyutlarında bir gergedan. Bilmiyorum belki bunlardan biri değildir de, artık son sıçrayışını yapmak üzere olan bir çekirgedir.

"Sıçrayış"

Beklenmeyen anlarda sıçrayan küçük bir çekirgenin hikayesidir bu dinleyeceğiniz. Ben, kılıç kuyruklu küçük bir meyve sineğiyim. Kankamdır çekirge. Atlar zıplarken, (evet burada atlar da zıplıyor) atlara eşlik eden çekirgeye bir şey söylemiştim.

"Olm, onlar at! Sen? Küçücük çekirgesin lan! Atlarla zıplamayı bırak da gel şurada bir yerde takılalım. Bizim dünyamıza boş yere microcosmos demediler."

Tam olarak bu olmasa da buna benzer bir kaç laf etmiştim. Dinlemedi...

Gitti çekirge.

"Kaçış"

Diğer çekirge arkadaşlarım artık bana kızmaya başlamışlardı. Tabi bu kızgınlığın bir sebebi vardı.

Yıllardır peşimi bırakmayan kılıç kuyruklu bir meyve sineğinin hikayesinden bahsettim size hiç? Küçük kanatlarıyla her yere süzülürdü. Yok oraya çıkalım, vay buraya tırmanalım... Teknik olarak yapamayacağımız işleri istemezdi ama yapısal olarak bana uygun olmayan şeylerdi bunlar. Ben bir çekirgeyim.

Günün birinde gizlice bir plan yapmak için atlarla buluştum. Bir süre, ben zıplarken bana eşlik etmelerini istedim. Dediğim gibi plan çok gizliydi...

Planımı hayata geçireceğim gün kılıç kuyruklu meyve sineği, bana tam olarak şunları söyledi;

"Olm, onlar at! Sen? Küçücük çekirgesin lan! Atlarla zıplamayı bırak da gel şurada bir yerde takılalım. Bizim dünyamıza boş yere microcosmos demediler."

Aldırmadım hiç, zaten planım hazırdı. Saat gibi işleyeceğinden şüphem yoktu...

"Zıplama Tahtası"

Aylardır dükkan tek bir iş yapmamıştı. Bir tahtakurusu olarak açtığım marangoz fena iş yapmıyordu ama o sıralar işler pek yolunda değildi. Bir Salı günü çekirgenin biri geldi. Yüksek kalitede malzemeye ve işçiliğe ihtiyacı olduğunu söyledi. Karşılığındaysa istediğim kadar ödeme yapacaktı. Fakat bu yaptığım işten kimsenin haberi olmamalıydı. Tamamen gizli bir planın parçasıydı. Bu yüzden ödemeyi de peşin yapıp dükkandan ayrıldı.

İstediği şey bir zıplama tahtasıydı. Bir çekirgenin zıplama tahtası istemesinden daha garip olan bir şey varsa, o da ne için istediğini söylememesiydi. Sadece üzerine basıp zıpladığında kendisini en az beş at yüksekliğine fırlatabilecek bir zıplama tahtası istemişti.

O tahtayı yapmak için en iyi malzemelerimi kullandım. Günler boyunca hiç dinlenmeden çalıştım ve sonunda tahtanın yapımını bitirdim. Sonra çırağa seslendim...

"Islıkçı? Gel buraya. Şu zıplama tahtasını teslim et, gel. Bırakacağın yer üzerinde yazıyor. Hadi bir koşu git. Kimseye ne götürdüğünü, nereye götürdüğünü söyleme."

"Ağustos Böceği ve Karınca"

Benim adım Islıkçı. Böyle bir lakabı hak etmiyorum aslına bakarsanız. Benim doğam bu. Orada burada dolanır sürekli bir ses çıkartırım. Bu halime hovardalık diyip hoş karşılamayanlar, sürekli bir işe girmemi söyleyip duruyorlar. İşte bu yüzden, bu aralar bir marangozda çalışıyorum. Bizim yaşlı tahtakurusunun marangozu. Hiç fena bir yer değil ama benim yapacağım bir iş de değil.

Geçen gün dükkanın arkasındaki gölegeliğe çekilmiş kestiriyordum. Birden içerden bir ses...

"Islıkçı? Gel buraya. Şu zıplama tahtasını teslim et, gel. Bırakacağın yer üzerinde yazıyor. Hadi bir koşu git. Kimseye ne götürdüğünü, nereye götürdüğünü söyleme."

Hemen yerimden fırlayıp yanına gittim. Siparişi alıp yola koyuldum. Sallana sallana giderken bizim karıncaya rastladım. Yine aynı hikayeyi anlatıyor. Yok neymiş yazın çalışmazsan kışın aç kalırsın... Geçen yıl başımızdan geçen bir olayı anlatan hikayesi, satış rekorları kırıyordu. Dönüp dedim ki;

"Ya karınca bırak bu işleri. Bana anlatma bari. Hikayenin baş kahramanıyım ben. Bu hikayeyi dinleyen tüm hayvan ve insanların ders aldığı, özendiği karakterim be! İşim var beni oyalama, gitmem lazım."

Karınca, buna karşılık;

"Tamam olm, kızma. Hikaye çok tuttu. Bildiğin zengin oldum. Gel biraz konuşalım. Hem bir şeyler yer, içeriz..."

Sohbet, muhabbet derken sipariş geldi aklıma. Hemen yola çıktım ve siparişi bırakacağım yere gittim. Etrfta kimsecikler yoktu. Ortalık toz duman olmuş ama... Atlar koşturuyor ileride. Biraz uzağımda da bir meyve sineği mırıldanıyordu kendi kendime. Tahtayı bir kenara attım ve dükkana döndüm. Usta biraz homurdandı geç kaldığım için. Sonra siparişi teslim ettiğimi öğrenince sakinleşti...

Ne gerek var bu kadar mevzuya hiç anlamıyorum. Herkes bir alem...

"Son"

Çekirgeye ne oldu?

Uçurumun Kenarında

Yavaş yavaş uçurum kenarına doğru yürüdü. Cebinden sigarasını çıkartıp, rüzgara karşı eliyle oluşturduğu siperin içinde çakmağını çakıp, sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekip usulca arkasını döndü. Karşısında duruyordu. 

Burnunda sümük var sil şu burnunu dedi...

Bağlamsız Yazılar Serisi - XI

Duyguların en pisidir kıskançlık. Öyle pis öyle lanet bir şeydir ki, somut olarak dışa vurumu bile sevimsiz bir görüntü oluşturur. Hak verilmez bir şeydir. Kıskançlık, sinsi olmanın eşiğinden çoktan geçmiş olmaktır. Kişiye, terminatöre yüklenen "Sarah Connor'ı yok et!" tadında bir körlük verir. Haliyle kıskançların yapacağı tahribat akıl almaz boyutlara varabilir. Bu durumun en büyük örneği Plüton'un gezegenlikten çıkarılmasıdır. Pis kıskançlar... Hep sizin yüzünüzden.

Bunu geçtim;

"İnsanlar evler yapıyorlar. Evleri yanlış yerlere yapıyorlar. Çok katlı ve çirkin olması bir yana, olmaması gereken yerlere başka insanları yerleştiriyorlar. Çünkü paraları az ya da yok. İnsanlar birbirinin üzerine çıkmayı çok abartıyorlar. Sonra bir sel oluyor ve tekrar başa dönüyoruz." diyor bir çocuk, babasının gözlerine baka baka... Baba, bir şey diyecek ama duruyor... "Sen yapma sakın!" diyor çocuğa...

Derken aklıma geldi;

İnsanların büyük bir bölümü yalnızlıklarını anlatır. Anlatsınlar, anlatmasınlar demiyorum ama biraz yavaş yapsınlar bu işi... Hayatın bazı bölümlerinde, insan içinde bulunduğu durum itibariyle kendini hardal gibi hissedebilir. Ketçap ve mayonezin yaşadığı inanılmaz birlikteliği, "İkimiz Bir Ekmek Arasında"diye bir filmde de görebilir... Hatta hayat/felek/kader vb. tüm dış mihraklar bu filmin devamının çekilmesinde rol alabilir. (İkimiz Bir Ekmek Arasında-2 gibi...) Olsun! Bu demek değildir ki kimse hardalı sevmeyecek. Yazılan şeyi silmenin kolaylığından bahseder insanlar ama kimse bir kere söylenen sözden dönmenin boktanlığından bahsetmez.

Aklıma geldikçe gerildiğim bir şey;

"Birine kızınca kavga ediyorum. Kavga ederken canım acıdığı için bir başkasıyla kavga etmeden önce, kavga etmemenin yollarını arıyorum. Genelde bir yol oluyor hep kavga etmemek için. Tüm bunlar kafamı karıştırsa da sonunda bir iki sefer aynı hatayı yapıyorum -daha fazla değil-. Savaşın asla böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar ölüyorsa, ne anlamı var ki? Üstelik binlerce yıldır hala aynı şeyi yapıyor insanlar. Ben insan değil miyim?" derse biri, "insan değilsin" diyecek bir çok insan var.

Oysa durduk yere kızıyorum bazen;

İnsanlık edip haber vermiş parçacık bilimi çalışanlar. Proton alıp-satıyoruz, elektron tanıştırıyoruz, bozon festivali yapıyoruz dememişler ki! Hayır bir bok anlıyormuş gibi hala vık vık konuşan insanlar görüyorum. Yani fiziği hayatında, ancak merdivenden düşmek olarak pratik edebilmiş bu insanların twitterda varoluş çabalarını bu kritik fizik yorumlarıyla sürdürmeleri, bir elektron dostu olarak canımı acıtıyor.  Sizi saran manyetik alana birazcık hürmetiniz varsa oturup radyo dinler ve "nasıl yapmışlar lan bu radyoyu?" diye sormaya devam edersiniz. Etmezsiniz tabi! Neyse...

Oysa;

Duraklar arası mesafe azalmıyorsa duruyorsun demektir, dersem eğer gitmek istediğim durağın hareket etmediğini varsaydım demektir. Bir durak hareket ediyorsa nasıl bir durak olabilir ki?

At-Sincabı ve Ölümden Dönen

... karanlığın içinde, üzerine oturacak bir kaya parçası buldu. Üstü yosun kaplı bu kayanın duvara bitişik olup olmadığını anlamak için el yordamıyla etrafını yokladı. Kayanın zeminle temas ettiği yerde küçük bir su sızıntısı vardı. Avucunda biriktirebildiği kadarını ağzına götürüp tadına baktı. Tanıdığı, bildiği sular gibi değildi ama içilebilirdi. Öyle yaptı...

... daha iyi bir yer yoktu. En azından bu mağaradan çıkmayacağı açıktı. Artık ilerlemeye gücü kalmadığından, kendine uykuya dalmak için uygun bir yer bulmak istemişti. İşte üzerinde oturduğu kaya parçası o yer olacaktı. Islanmış ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarttı. Üzerinde kuru tutmayı başarabildiği pek bir şey yoktu...

... düşünmek en kötüsüydü ama elinden başka bir şey gelmiyordu. Düşündükçe uzaklaştı mağaradan. Bir çıkış olabileceğini hiç düşünmüyordu oysa. Üşümeye başlarken sevindi. Uykuda habersiz bir ölüm kadar değerli bir hediye bugüne kadar hiç almamıştı...

... düşünmeye çalıştığı şey "en son ne düşüneceği"ni bulmaktı. Hissizleşen ayaklarına dokununca artık yavaş yavaş sonunun geldiğini, düşünmesi gereken şeyleri daha hızlı düşünmesi gerektiğini anladı. Hız, sevmediği bir şeydi. Yavaşlamanın son düşüncesi olmasına gayret ederek, yavaşı düşünmeye başladı. Buraya kadar her şey yavaş yavaş olmuştu...

... derken hala onu bırakmamakta direnen duyuları, bir sesi kulağına kadar getirdi. Karanlık kör edici değildi. Yanına bir şey yaklaştığını duyuyordu. Belki yeterince yaklaşırsa bir silüet görebilmeyi umdu. Bir şey tarfından yenerek yok olma düşüncesi belirdiğinde, "şimdi değil" dedi kendi kendine...

... üzerine doğru gelen şey ayaklarını yalamaya başladığında birden irkildi. Hissetmiyordu ama artık görebiliyordu. Bu bir mağara at-sincabıydı. At-Sincabı, bir sincap büyüklüğünde, at toynaklarına ve kuyruğuna sahip garip bir hayvandı. Fakat ilginç olan bu mağara at-sincabının konuşuyor olmasıydı. Ölmeden önce algılarını bu denli yitirmek pek iyi bir şey değildi...

... Mağara at-sincabı ayaklarını yalamayı kesip, "bu böyle olmayacak olm! En iyisi ben senin ayaklarına sıçayım" dedi. Karşılık vermek için bir an duraksamış olsa da, kendini toparlayıp "dur! yapma!" dedi. İşte o anda at-sincabı, cevaplanması gereken soruyu sordu. "Yaşamak ister misin?"...

... At-sincabı işini bitirdikten bir süre sonra ayaklarını hissedebiliyordu artık. At-sincabının yanında getirdiği fındık-fıstık ve yosun karışımından oluşan bulamaçtan biraz tattı. Hayatında böyle ferahlatıcı bir yemek yememişti. Tekrar enerjisini toplayabildiğini ve yola devam edebileceğini düşündü. Tam doğrulmaya çalışırken at-sincabı önünde belirdi...

İşte hikaye burada başladı. At-sincabı ve ölümden dönen adam ilk kez bu mağarada karşılaştılar. At-sincabı, evrenin sırlarını çözmek için yüzyıllar önce harekete geçmiş gizli bir birliğin üyesiydi. Görevini tamamlayabilmek için yardıma ihtiyacı vardı. Bu yardım ancak ölümden dönen birinden gelebilirdi. İşte şimdi bu ölüm-dönüşü yapmış insanı bir görev adamı haline getirme zamanıydı.

At-sincabı öncelikle görevle ilgili oryantasyonu tamamlamalıydı. Fakat bu evrenin sırrı geyiğini bu mağarada yapamayacakları için küçük bir teklifte bulundu. Ölümden döneni mağaradan çıkartmaya karşılık, görevinde kendisine yardımcı olmasını istedi. Görev tamamlandıktan sonra istediği şeylerden oluşan 200 maddelik bir listeyi kendisine teslim edeceğini söyledi. 

Ölümden dönenin, gözü dönmüştü...

Bölüm 2 - Mağaradan Kaçış (çok yakında)
*yalan!

Çekimler

Çok biliyorum.
Çok biliyorsun.
Çok biliyorlar.
Çok biliriz.
Çok bilirsiniz.
Çok bilirler.
Çok bilmişler.
Siz bilirsiniz.
Bok gibi.
At.

Pisuar

"Oysa bir hiç uğruna çaba harcadığınızı fark etmezsiniz." dedi. Dediklerinden bir şey anlamak mümkün değil. Üstelik duyduğundan da şüphe ediyorum...

"Bazen bir çeşme yaparsın" dedim. Demek istediklerimin bir özeti olarak ağzımdan çıkan bu cümleyi, Marcel Duchamp ile süsledim.

Kimi zaman bir çeşme yaparsın. Bilerek ya da bilmeyerek yaptığın bu çeşme aslında ters dönmüş bir pisuardan ibarettir. Kimileri, gözlerini bile kaçırır yarattığın şeyden. Duracak değilsin, durup anlatacak değilsin ya! Ömür yetmez. Çünkü ömür biter. Biten ve bitirenler bir ahenk içerisindedir hep...

Neden yaptığını, ne için yaptığını anlatabilirsin sadece. Zihninin hangi yollarında özgür olduğunu dile getirmek, yanında kocaman anlaşılmazlıkları getirir. Bir eleştirinin, bir dönüp bakmanın, bir "ne yapıyorum lan ben?" ya da "ne yapıyorsunuz lan siz?" demenin sembolüdür ters pisuar.

L.H.O.O.Q. ne lan! Heh...



Ekipman

Bir mouse gibi itaatkar,
Bir modem kadar başına buyruk...

*yazsana bir şey...

He-Man

Aylardır üzerinde çalıştığım bir şarkı var. Ne yazık ki, bir yerden sonrası gelmediği için bitmiyor. Beklediğim kelimeler yerli yerine gelip yerleştiğinde, ses verip kayda gireceğim.

Üzerinde çalıştığım bu yeni şarkının henüz bir adı yok. He-Man, İskeletor ve Eternia hakkında epik bir şiir tadında olduğu için isim bulmakta zorlanıyorum.



"İskeletor çok kötü bir yaratıktır." diyorlar...


*lütfen...

Bambaşka - VI

Çılgın iki uzay ajanının hikayesini anlatan, olabilecek en "dandik" kitabı sanırım sevmeye başlıyorum. Gezegen yok etme yetkili bu ajanların, akıllara durgunluk veren -akıl durdurucu etkili- hikayesini büyük bir merakla okuyorum. Keşke, tezimi okumadığı halde düzeltme vermekten çekinmeyen akademisyenin hazırlamamı istediği şeyleri bu gece 05:45'e kadar hazırlamak zorunda olmasam ve gidip şu kitabı bitirsem...

Virüsler benim için hep en acayip olmuştur. Yine, birinin bana bulaşmasıyla birlikte değişik bir hal alan hayatımın keyfini sürüyorum. Bu keyif, her ne kadar beni 19:15'e kadar yataktan çıkamayacak hale getirse bile... Biri sarı, diğeri kahverengi olan ve tamamen kendi kendime oluşturduğum bir kombinasyonun iki parçası olan hapları almam, bu acayipliğin davranışa dönüştüğü bir bölüm olsa gerek. Nem oranı yüksek burna, soğukken dokunmak ilginç ve güzel bir his uyandırıyor bende... Hastalık bazen böyle bir şey.

Yapılacak onca işin arasında, yeni bir iş yapmayı planlamışken, aniden ortaya yepyeni başka bir iş çıkarsa; "Acaba yapmayı planladığım yeni işi mi yapmalıyım?" ve "Yoksa karşıma çıkan yepyeni işi mi yapmalıyım?" sorularıyla karşı karşıya kalır insan. "Yepyeni"nin, planladığı yeni gibi olduğunu görünce "daha başka" bir şey düşünmek ister insan. "İnsan hayal eder..." İnsan, insan işte...
(Kalın ve İtalik cümleler kurmak isterim bazen. "Merak işte...")

Bir yazıyı, görsel hale uyarlanmadan önce okuyamamışsam yazık bana derim. Bu yüzden sinema ya da televizyona uyarlanmış bir yazının her hangi bir formunu okumam. Hep gördüğüm o sığ görüntü kadarını bilir, o kadarıyla kalırım. Bu aralar bu durumu bana hatırlatan bir şeyler oluyor. Bir kısmını izlediğim bir yazının kendisini okuyorum. Önce ben okuyup hayal ediyorum, sonra bir başkasının hayalini izleyebiliyorum... Keşke herkes pahalı prodüksiyonlara imza atabilse!

Teşekkürler...

Tekerlek

Hiç bilmediği bir yolda icat etti tekerleği. Ümitsizlik içerisinde yol almaya çalışırken, çalılıkların arasına işemeye gitmişti. Oysa gerek yoktu. Yoldan geçen başka kimse yoktu. Yolun ortasına işese bile kimse kendisini ayıplamazdı. Kaldı ki o çalılığa o günden sonra başka işeyen olmamıştı. İşte tam o esnada aklına geldi fikir. Yuvarlak bir cisim bulup yükünün altına koymalıydı.

Üç haftadır yoldaydı. Olabildiğince yüklenmişti. Hiç kimsenin yerini bilmediği bir hazineyi o bulmuştu. Yanlışlıkla bulmuştu aslında. Çok çişi geldiği için bir kuytu aramaya başlamıştı. Derken bir kapı, bir yol ve bir hazine. Hepsini aldı. Hazır kolilenmiş hazineyi sırtladığı gibi yola koyuldu. Bilmediği yerden, bilmediği bir yolla bildiği bir yeri bulmaya çalışırken, çok yoruluyordu.

Derken, o an için tekerleğe en yakın şeyi buldu. Bu şekilde daha hızlı ve daha az yorularak ilerliyordu. Kervan yolda düzülür ya, işte öyle bir hal almıştı durum. Basit tekerleğe bir kaç ekleme yaptı. 4 gün sonra 66 model bir Shelby Cobra'yı andırıyordu yoldaki şey. Artık yükünü taşımasına gerek yoktu. Ancak hangi ara V8 motoru yaptığını kendisi de bilmiyordu.

Yolda durup kolileri açmaya karar verdi.

Koliler boştu. (?) Şaka yaptım lan! Koliler boş değildi ama hikayenin akışı gereği bu noktada açıklanabilecek bir şey değil. Bir lost, bir "Bruce Willis ölüymüş lan!" değil ama şu anda olmaz. Neyse kolileri açmadan önce işemeye gitmişti.

Döndüğünde kolileri açtı. İçerisinde 4 adet tekerlek vardı. Uzaylılar bırakmış.

*Sonu son olmuş hikaye...



Enola Gay

İroni, söylenen şeyin değilinin ima edilmesidir. Tam tersinden, karşı yönden, farklı dünyalardan ya da 90 derecelik açıyla diğer taraftan gelmektir ironi. Mizahi değildir ama güldürebilir. Gülen gözlerin ardında, ironi açık bir şekilde konuya katılmamak, reddetmek ve hatta "öte tarafa konuş hemşehrim"dir.

Enola Gay, bildiğiniz üzere ikinci dünya savaşında, "Little Boy"u Hiroşima'ya gönderen uçağın adıdır. Bir anda binlerce insanı öldüren bu bombayı bir kenara koyup, o bombayı taşıyan uçağın adına bir bakalım. Uçuşundan hemen önce gülen yüzlerle objektiflere selam çakan Paul Tibbets, Enola Gay'ın birinci pilotuydu. Uçağın ismi, çok sevdiği annesi Enola Gay Tibbets'in ismini taşıyordu.

Bu duygu yüklü B-29 ile 6 Ağustos 1945'te yaptığı şey yüzünden mi bilinmez, Paul Tibbets kendisi için bir mezar taşı yapılmasını istemedi.

*Film izledim bugün.

Müsait Bi Yerde!

Yazıya hiç alakasız bir şekilde "Seven Samurai" ile başlamak istiyorum. 1954 yapımı bu filmin Kurosawa'ya ait olduğunu bilebilirsiniz. "İzlediniz mi?", bilmiyorum. İzlemiş ve izleyecek olanlara hemen arkasından "Samurai 7" ı izlemelerini tavsiye ediyorum. Keyifli bir uyarlama olmuş... Hikayeye sadık kalarak, yaratıcı olmak ile hikayeyi sıçıp sıvamak arasındaki ayrıma örnek olurcasına...

Çok ilgili olmayan bir şey daha söylemem gerek. Açlık kelimesi, mecaz anlamda "bir şeyi çok istemek ve arzulamak" anlamında kullanıyor. Genelde kan şekerinin düşmesiyle birlikte (glikojen miktarının belirli bir seviyenin altına inmesi) gelen yeme isteği olarak bilinen ve algılanan bir kelime. Oysa "bir şeye duyulan özlem" olarak da kullanılabilir. Aslında "aç doyurmak" zor iş! Kişinin kendisinden başka birinin yapamayacağı bir iş.

Dün gece iğrenç bir beyaz peynirli tost yaptım. Peynirli bir tost yemek istediğim için yedim. Yediğim için mutlu oldum. İstediğim yemeği, nasıl yiyeceğime karar vermek o kadar hoşnut etti ki, iğrenç olduğunu ancak sabah anladım. Maydanoz olsaydı her şey bambaşka olurdu. Maydanoz harika bir şey ama bir "Ümit Usta" değil tabi. 

İnsanların havanın durumuyla ilgili sürekli geyik yaptıkları bir zamanda yaşıyoruz. Havadan sudan konuşmanın kendisini çok ciddiye almadık sanırım. Elimizde kalan buysa, oradan devam edeceğiz demektir. Bir ortama sesleniş, hava ya da civa...

Karıncalar gibi çalışkan ve yüksekten düşünce hayatta kalan bir şey olmadığı için insan, çalışırken iyi hoş ama düşünce çok gürültülü... Bu yüzden düşen insana dikkat etmeyenler, sesini duyup baktığında çok geç olur. Yer çekimi bilinir, görülür ve hissedilir. Yük ise görülmez, duyulmaz ama bunlara rağmen hissedilir. Düşürmemek için hem görmek hem de anlamak gerekir. Bu yüzden teflon diye bir şey var. "Telefon" değil lan "Teflon".

Sonuç olarak, bir minibüste "en rahat yolcu" nerede ineceğini bilendir.






Otobüsü Kaçırmayalım!

Otobüsler ve kalkış saatleri hakkında konuşarak, derin düşünceler diyarına girmiştim. Beklenmedik bir konu olduğunu gördüğümde şaşırdım. Nasıl olur lan! Otobüs işte bu dedim. Dinlemediler... Dinleyip dinleyip durdular.

Bu yüzden birazdan bineceğim otobüsü ve kalkış saatini beklerken, otobüse binmeden önce yaşanan o garip tedirginlik haliyle bir şeyler yazayım istedim. Olmadı... Oldu ama bu kadar oldu.

Fakat heyecanına dair bir şey paylaşabilirim. Hani "midede kelebeklerin uçuşu" diye anlatmaya çalıştığımız bir şey var ya, işte onun biraz daha bağırsaklarda yaşanan halini düşünün. Yola çıkmadan önce, insanı tuvalete götürüp, bir şey yapmadan getirten o hal...

Bazı mola yerleri çok güzel.

*Benzetmeyle, ağzı yüzü benzetilen yazının, benzersiz derecede anlaşılmayacak bir yazı olması başka hiç bir şeye benzemez yazan kişi için! ((((Tıpkı bunun gibi!) Aynı zamanda bu ve... )bu gibi!) bu ne yahu?)

Günlük - Planlık

Günle ilgili planlar basit olur

Sağlık sistemiyle süren mücadelemin "16. Round"u için yine hastane yollarına düştüm. (Sağlık sistemi ve işleyişi üzerine derin düşünceler-I) Lakin sağlık sistemi, böyle bir mücadelenin varlığından ve artık çok sıkılmış olduğumdan haberdar mı? Hiç emin değilim. Bu nedenle varoluşu çok mantıklı, işleyişi bir o kadar mantıktan uzak olan bir sistemimize daha (Sosyal devlet hayatımızın neresinde-IV) sokup, sokuşturarak mevzuyu usul usul bırakıyorum bir kenara. Henüz erken. Hala vakit varken...

Benim için hastane yolu metrobüs yolu demek oluyor. "Metrobüs ne oluyor?" dersen (Yerel yönetimler ve ihtiyaç temelli şehircilik anlayışı -II), diyecek pek bir şeyim yok. Sadece sürekli ayakta yolculuk ettiğimi söyleyebilirim. Bu yolculuk şekli dışında hatırımda pek bir şey yok.

Bugün yine bindiğim duraktan, aktarma yapacağım durağa kadar ayakta yapacağım yolculuk için kendime elverişli bir köşe kaptım. Ayakta kalmak, mecburi bir seyir, bir inceleme refleksi geliştiriyor insanda. Camdan dışarı bakarken, ağaçların çiçek, yolların Mini Cooper ( Mühendislikten çıkış yok-log10) açtığını gördüm.

Yolumun tümünü tek araçla tamamlamak isterdim... İsterdim ama mümkün değil. Zincirlikuyu durağında bir aktarma yapmam gerekiyordu. Malum bugüne kadar pek az gittiğim bir durağa, metrobüs hattının uzak ucuna gidiyordum. Bu yüzen inip, bineceğim diğer araca doğru ilerledim. Kendimi öylesine ayakta kalmaya adamışım ki, önümde bomboş duran dört koltuktan birine oturana kadar diğer üç tanesi dolmuştu bile. (Metrobüs oturma grubu ve alışkanlıklarımız 7!)


Böyle bir oturma hali beni kısa süreli bir şoka soktu sanırım. Bir anda içinde bulunduğum şeyi incelemeye başladım. Sağa sola baktım, pek ayakta kalan yolcu yoktu. Sanırım bu saatler daha rahat bir yolculuk için uygun saatlerdi. Neyse efenim ben bu kısa süreli incelemelerimden sonra aynı oturma grubu içerisindeki üç insana şöyle hızlıca bir bakındım. Sağ taraftan başlayarak sırayla sayıyorum. (Önüm, arkam, sağım, solum her tarafım donanmış yargılarla 43)

1.Cep telefonuyla oyun oynayan çocuk.
2.Kitap okuyan bir hatun.
3.Lan bu ne?

Bazı şeyleri tanımlayamadığımız anlar olur. Öyle bir anıma denk gelmiş. Bu yazının cinsiyetçi bir hal almaması için şöyle bir şey paylaşacağım. (+18 değil mi bura? Sansür 666) Önemli bir düşünce olduğunu düşünürüm ama "önemli olan iç güzellik" anlayışına nazire edercesine bir hal, hareket ve durumdu ortada olan. İç dediğimiz taraf denklemin bilinmeyeni tabii. Cinsiyetçi bir hal almasın bu yazı diyerek bir tez atıyorum ortaya. "İçgüdüsel görünüm yongası diye bir şey var ve bu her insanın kuyruk sokumuna yakın bir yerde toplanmış sinir hücrelerimiz tarafından kontrol edilir." (Akademik dünya nereye gidiyor? (1/3(2+1) işleminin sonucu nedir?)


Şartlar ne olursa olsun, 25 dakikanın altında kalmayan yolculuk sürem yine değişmedi. Fakat oturmak farklı bir duyguydu. Birden fazla olasılığı oluyor insanın. Bir süredir okumakta olduğum ve bahsettiğim mücadelemde bana katkısı olacağını düşündüğüm kitabı okuyabilirdim.(Bu konuda kaynak bulamıyorum-202) Fakat bazı kitaplar yolda daha fazla not tutmayı gerektiriyor. Bu yüzden bu yolculuklarda alıştığım şeyi yaptım. Müzik dinleyip, mallayarak etrafı izlemeye koyuldum.

Belki karşımda oturan insanla ilişkimde niyetimi ortaya koyar diyerek hemen şöyle bir şarkı dinlemeye başladım.(Otobüste öpüşmeyin lan pis yolcular-25T) Çantasından mp3 çalarını çıkartıp dinlemeye başlayınca, "Lan artık duymaz!" diyerek şarkıyı şununla değiştirdim. Sağa sola bakınırken çantamda bir şeyin titreştiğini hissettim. "Telefondur yahu!" diyerek telefonuma baktım ama algılarım beni yanıltmış. Telefonumda bir şey yoktu. Ama o anda telefonumu ortaya çıkartmam garip bir şekilde dikkatleri üzerime çekmişti. Telefonumun hala böyle bir etki yarattığından habersizdim. (Telefondan beni izliyorlarmış lan-0) Biraz bakışları izledim. "Acaba taş gibi telefonuma akılsız telefon muamelesi mi yapılıyor?" diye... Öyle değildi, saygıdan biraz eğilmiş olanlar görüyordum. Selamladım!

Sonra metrobüs yolculuğum sona erdi. Durakta inip, gidip mücadeleme kaldığım yerden devam ettim. Dönüş yolculuğum yine ayakta oldu.


*Yaşadıklarını yazanlar hakkında yazılanlara dair başka bir bakış açısı geliştirmesi dileğiyle yazılmış yazılardan...


Dikkat: Filtreler, filtreler...








Noktalar

Noktalar yer değiştirir. Tek bir hareket -çok basit bile olsa- noktaları yerlerinden etmeye yeter. Yerinden olan nokta, gidip bir başka noktaya çarpar ve o noktayı da yerinden eder. Hareket kimi zamanda noktaları çeker. İter, çeker, iter, çeker...

Ne olursa olsun, noktalar hareket eder. Hareket ne yöne olursa olsun, birbirlerine dokunur, çarpar.-yanlışlıkla-

Gerçek şu ki noktalar gitmez, yok olmaz. 

Aslında böylesine basit...  


Yasak

Bu yazının başlangıcı aslında şurada... (Zaten oradan geliyorsan aldırma.)

Neyse! Bildiğin gibi, bu hizmeti şu anda kullanman yasak. Hatta bu yazının içerisinde paylaşacağım şu şarkıyı dinlemen de yasak.

Tüm bunlar, bildiğimiz yasaklar. Bu yazı yasaklarla dolu bir yazı...

Ama,

İsteyip kurtulamadığımız, kimin bile yasakladığından haberimiz olmayan bambaşka yasaklara karşı koyamadığımız için kızgınız. Yasaklara yaslandığımız dünyada yan gelip yamulmaktayız...

Zombi Bu! Tombi Değil...

Bir kaç yıl önceydi sanırım... Zaten böyle önemli tarihleri bir türlü aklımda tutamadım. Böyle şeyler olacağını bilsem bir kenara not ederdim ama insan bilemiyor ne zaman, neyle karşılaşacağını. Tesadüflere bir türlü inanmamış bir insan için gereksiz cümleler kuruyorum değil mi? Farkındayım...

-Bir Kaç Yıl Önce-

"Vapura binmeden önce bir sosisli atayım lan!" diyerek büfeye yanaştım. Sosisliyi söyledikten sonra şöyle bir etrafıma bakınıyordum ki.... Öyle ayakta mal gibi duran biri! "Neyse, ben işime bakayım." derken, gözlerini üzerimde hissettim. Ara ara göz ucuyla baktım. Ne zaman baksam gözlerimi yakalıyordu. Ne biçim bir insan, ne biçim bir duruş, nasıl bir karakterdi lan bu? Biraz ürkmüştüm. 

Sosisliyi aldıktan sonra ağır adımlarla büfeden uzaklaşıp vapur iskelesine doğru sallanmaya başladım. Arada bir iki ısırık alıp, çaktırmadan arkama bakıyordum. Hala gözleri bana dikiliydi. "Yahu biraz hızlanayım bari. Vapura binip uzaklaşırım. Ağır aksak arkamdan geldiğini anlamadım bile. 

Neyse ben vapura binip kendime uyumak için uygun bir yer buldum. Kafamı gömüp uykuya dalmak üzereyken yanıma birinin oturduğunu hissettim. O süngerimsi, yumuşak deri koltuklara biri oturduğunda -hele ki yakınınıza oturuyorsa- içinde biriken havanın alttan basıncını hissediyorsunuz. Böylelikle görmeseniz bile yanınıza oturan kişinin yakınlığını ve ağırlığını az buçuk tahmin edebiliyorsunuz.

Hemen hemen 20 cm uzağıma, yaklaşık 48-52 kg ağırlığında biri oturmuştu. -Sabahları vapurda hep uyurum, hiç gözüm açık gitmedim!- İçimi bir merak, bir huzursuzluk, bir acayiplik kapladı. Biraz hassas olduğum bir konudur. Bir toplu taşıma aracına binersem, çok acayip uyurum. Bu sefer yapamadım, açtım gözlerimi. Kafamı yavaşça sola çevirip yanımda oturana baktım. Yine aynı gözlerle göz göze gelmiştim... Bir an irkilir gibi oldum. Şeytan dürttü mü dersin, götün mü attı dersin bilemem. Bir haller oldu işte. Dayanamadım...

Hemen söze girdim. "Ya arkadaş bi huzur ver. Sosisli aldık rahat bırakmadın, vapura bindik takip ettin, uyuyalım dedik geldin kıçımın dibine oturdun. Nedir lan derdin? Korkutma beni..." dedim. Hemen arkasından ekledim. "Zaten betin benzin atmış. Hasta mısın? Git evine dinlen."

Soğukkanlı bir şekilde, "Neye benziyorum?" diye sordu. Yalan yok, aklımdan ilk geçen şeyi söyledim. "Kusura bakma ablacım Zombi gibisin." dedim. İşte o anda beklemediğim bir şekilde "Evet, ben zaten bir zombiyim. Anlamış olmana çok sevindim." dedi.

Böyle tanıştık işte. Yol boyunca havadan sudan, oradan buradan konuştuk. Zor hayatların varlığını biliyorum ama böylesine zoruyla ilk defa bu kadar yakınlaşmıştım. Duyan bir şey zanneder zombi olmayı. Bildiğin çile oysa...

Böylesine güçlü, dudak uçuklatan bir korku figürüsün ama gel gör ki salyangozdan biraz daha hızlısın. Analitik zeka desen, muafsın zaten. Vücudun, koordinasyon anlamında bir varlık gösteremiyor. Soluk bir renk, vitaminsizlikten acınacak bir hal. Herkes korkuyor ama neyinden korkuyor belli değil. Normal şartlar altında bir zombinin alt edebileceği omurgalı sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Böyle bir hayatı yaşamak, şiir yazıp şarkı söylemekten bile zor geldi bana. Bir şey diyemedim...

Vapur iskeleye yanaşıp, vapurdan indikten sonra "Görüşürüz" diyerek yanından uzaklaşmaya karar vermiştim. İlginç bir diyaloğun öğretileriyle hayatıma devam edecektim. Ama izin vermedi... "Bir saniye!" diyerek gitmemi engelledi. 

Sonra,

"Tüm konuştuklarımız bir kenara, herkesin zombilerden korktuğu bir gerçek. Her ne kadar dezavantajlı hallerimiz olsa bile, saldığımız bu korku bizi hayatta tutar. Böyle bir korkunun neden kaynaklandığını, korkanlar daha iyi bilir aslında ama sana bir kere daha anlatmam gerekiyor." dedi.

Devam etti...

"Aslında çirkinliğimiz korkutuyor herkesi. Hem içimiz hem dışımız çirkin bizim. İnsanlar böyle bir çirkinliğin kendilerine yaklaşmasından, bulaşmasından korkuyorlar. Çünkü çirkinliğimiz bulaşıcıdır. İşte bizi zombi yapan ve herkesi korkutan şey budur. Bir kere dokunursak, bir boka benzemez hale gelirsin. Bu hale gelmekle kalmaz, eş-dost ayırt etmeden bu boku bulaştırmaya devam edersin."

Bu esnada ben "Ağzını bozma, konuştuk ettik ama küs ayrılmayalım..." diye araya girdim.

Peki görüşürüz diyerek bana doğru elini uzattı. Kabalık etmemek için aynı şekilde karşılık veriyordum ki, aniden hızlanıp "çart" diye boynumu ısırdı.

"Lan gerçekten hem için hem dışın pismiş. Sen ne yavşak insansın!" dedim. O anda insan olmadığını fark edip, karşımda sırıtmakta olan zombinin gözlerinin içine bakarak devam ettim. "İnsan bile değilsin. Şimdi beni de insanlığımdan ettin. Senin yüzünden fantastik dünyanın en dandik korku karakterlerinden biri olacağım. En niteliksiz süper kahramanlar bile gelip geçip benimle kafa bulacaklar. Yiyeceğim sopanın, uğrayacağım geyiğin haddi hesabı olmayacak. Ama sen dur! Sana inat, en güzelinden bir zombiye dönüşeceğim. O kadar iyi olacağım ki, etrafımdakiler iyiliğimden bayacak, bu yüzden benden kaçacaklar. Yüz karanız olacağım lan" 

Hiç bir bok demeden çekip gitti...

Tam o sırada, gözlüklü, temiz yüzlü, saçları dağınık, henüz sakalları yirmili yaşlarında biri yanıma yaklaştı. "Isırılalı ne kadar oldu? Hala kendinde misin?" diye sordu. "Sen kimsin be haydari!" derken, cebinden çıkarttığı iğneyi koluma sapladı...




Zaman Zaman

Bir kaç gün, bir kaç ay, bir kaç saat... Zamanın göreceliliği üzerine bilimsel bir yazı yazmak için yaptığım araştırmalar sonuç vermedi maalesef. Yeterli matematiksel kapasitemin olduğunu düşünerek başladığım bu araştırmada, sekiz kere aldığım ve beni hala yarı yolda bıraktığını gördüğüm diferansiyel denklemler konusundaki çaresizliğimi bir kez daha gördüm.

Tabii hal böyle olunca araştırma dediğin şey hesaplamalardan uzaklaşıyor. Olsun... Bilgisayarımda hala gezegende geçirdiğimiz gün sayısını hesaplayan bir dosya var. Bu dosyayı geliştirmek aklıma gelmedi değil. Sadece gün olarak değil, farklı birimler olarak sonuçları ortaya çıkaran bir dosya haline getirmeyi düşünmüştüm. Fakat geçen gece karşımıza çıkan bir internet sitesi bu hesaplamaları ilginç bir şekilde geliştirmiş. 

826.874.400 saniyedir bu gezegende yaşadığıma dair bir bilgi var elimde. Ben bu bilgiyi sizinle paylaşırken bile bu verinin değiştiğini kabul etmek gerekiyor tabii. İlginç bir bilgi değil, zaten elimde bulunan verilerle her zaman ulaşabileceğim bir şey. 

Biraz olsun ilginç olan şey, Dünya üzerinde geçirdiğim zamanı, güneş sisteminde başka bir gezegende geçiriyor olsaydım ne olacağıydı. Farklı bir gezegen farklı bir yörünge demek. Faklı bir yörünge demekse o gezegene göre faklı uzunlukta bir yıl demekti. Örnek vermek gerekirse, Plüton isimli gezegende yaşasaydım -kimileri gezegenlikten çıkartıyor ama benim için hala bir gezegendir kendisi- kaç yıldır hayatta olacaktım? Plüton, güneşin etrafında dönerken çok daha uzun bir yol izliyor. Bu yolun bir kere tamamlanması bir Plüton yılı oluyor. İşte ben şu ana kadar geçirdiğim zamanla o yolun tamamlandığını göremiyorum. Plüton'da yaşıyor olsaydım sadece 0,11 yaşında olacaktım. 

Bir an, Plüton'da henüz bir yaşında bile olamamanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Neyse ki, insan için reşit olma yaşını 18 olarak belirleyen zihniyet yardımıma koştu. Dünya üzerinde 18 yıl geçirmiş bir insanın artık bir takım şeyleri yapabileceğini kabul etmek demek, bu işin Plüton'da 0,07 yaşında yapılabileceği anlamına geliyor. Tüm bunları düşünürken Plüton'da bazı alışkanlıklarımızın bizi yanıltabileceği gerçeğini gördüm...

Bazı özel günleri kutlama hassasiyetlerimiz Plüton'da tam anlamıyla göt olmamıza sebep olabiliyor. Henüz 1 yaşında bile değilim Plüton üzerinde. En yakın kutlamamı, bir tam sayı olmamasına rağmen 0,2 yaşımda yapabiliyorum. Dilerseniz tarihi sizlerle paylaşayım. Belki kutlamak ister, bir iki hediye alırsınız. 8607 gün sonra yani 6 Eylül 2034/Çarşamba günü 0,2. Plüton yaşımı kutlayabiliriz. Hepinizi beklerim...

Sadece bu değil! Bir takım sabitler kabul edip, başka ilginç istatistiklerde paylaşıyor. Örneğin belirli bir sürede kaç kere göz kırptığımızı bir sabit kabul ederek, hayatımız boyunca kaç kere göz kırptığımızı hesaplıyor. Tabii bu sonucun doğruluğunu direkt kabul etmek yapmayacağım bir şey. "Yaklaşık olarak" ibaresini kullanarak paylaşılabilir sonuçlar diyelim...

Burada kendimle ilgili edindiğim ilginç bilgilerden birini paylaşacağım. Eğer bir sperm olarak dolandığım günlerde yumurtayı bulamamış olsaydım ne olurdu? Muhtemelen tüplerde emilip yok olurdum ama böyle bir şeyin olmadığını düşünelim... Sağlıklı bir spermin dakikada 3 milimetre yol aldığını kabul edersek, bugüne kadar 4,1 kilometre yol alabilirdim. Şimdi bu bilgiyi pek ilginç bulmadığımı fark ettim. Neyse...

Zaman zaman karşıma çıkıp, beni zamanla ilgili böyle düşüncelere iten cümlelerden biri...

"Görüşmeyeli çok uzun zaman olmuş..." 

 
  

Dance of Death

Ateşlerin ortasında dans ederken, şansım göz kırpmıştı uzaklardan. Gözleri artık benim üzerimde değil, birbirlerinin gözlerindeydi. Neden doğduğunu bilmediğim karmaşa, sanki yeterince karmaşık değilmişcesine... Birbirine saldıran gözler hala çok yakınımda...

O anda, üzerimde değilken gözler, sanki bir kapı aralanıyordu önümde. Doğru zamanın geldiğini anladığında yapman gerekeni bilmek gibi, kapıdan geçmek... Bakışlar çekildiğinde geri, dağıldığında dikkat, görünmez gibi hissettiğim anda kendimi... Sadece koştum. Göğsümde nefesime yer kalmayana kadar, rüzgarı arkamda bırakacak gibi koştum. Delicesine... Sadece kaçmak için.

Dönüp arkama bakmadım bile, cesaret edemediğim için...

*Şanslısın ki, böylesi bir hikayeyi kimden dinlemen gerektiğini biliyorum. Bak! (Yeni sekmede aç!)
** Kim bilir, belki dinlerken okumak istersin! İşte! (Yine, yeni, yeniden sekme)

*** "Bir şey paylaşacağım ama herkes bir şeyler paylaşıyor zaten... Dur lan! Şöyle yapayım." paradoksları...

Gel Yanağımdan Öp Beni

"Bir çocuk yanan bir sobaya eller ve eli yanar. Artık öğrenmiştir yanan bir sobaya dokunmaması gerektiğini. İlla dokunacaksa da bir araç kullanmalıdır. Bu kısmı da bir şekilde öğrenmelidir. Gidip metal bir araç bulabilir. Bulduğu bu aracı kullanırken yine fark edecektir ki bir süre sonra eli yanacaktır. Bu şekilde doğru aracı kullanmayı da öğrenecektir." diye bir hikaye vardır. Biliyorsunuzdur diye çok uzun anlatmadım. Belki de böyle bir hikaye yoktur, bilmiyorum.

Hayatındaki bir takım olayları bu şekilde yorumlayıp, "yaşayarak öğrendim lan ben bunu", "biz hayat okulundan mezun olduk be, sen ne diyorsun" gibi cümleler kuranları görmüşüzdür. Ben görmedim ama belki görmüş olanlarınız vardır. Ne bileyim belki böyle şeyler yoktur. Kafam çok karıştı...

Bu "hayat okulu"na gidip öğrenmeyi gerçekleştirmiş insan evladı, aslında deneyimsel öğrenme döngüsünden nasiplenmiştir -de- haberi var ya da yok bilmiyorum... Genelde ilginç bulurum bu tip durumları. Artık deneyimsel öğrenme ne şiddetle hayata geçmişse... O ana kadar gerçekleşebilecek tüm öğrenmeleri bir anda yaşatmış. Haliyle kişi bu durumun bir ders olduğunu anlamış ve hayatın kendisine okul anlamı yüklemiştir. Oysa ne kadar kolay olur, insanlar böyle bir öğrenme döngüsünün varlığından haberdar olsalar ve hayattan daha çok öğrenme çıkarsalar...

Yukarıda bulunan paragrafın "hayat bayram olsa" tadında yazılmış olduğunu hissediyor olabilirsiniz. Ama hayat ve deneyimsel öğrenme, işletmesi zor bir süreçtir. Hemen "ööeh ne var ki bunda lan!" demeyin. Dedirtmem zaten... Orada dur! Tamam git! Hadi git buradan...

Neyse gidenlerin ardından kalan arkadaşlarla mevzuya geri dönüyoruz. Artık biz bize daha sohbet havasında olacaktır olayımız. -böyle bir şey var hayatımızda lan! Gidenleri baştan beri sevmiyormuşuz, onlar varken sohbet havasına giremiyormuşuz.-

Deneyimsel öğrenme nasıl bir şeydir diye oturup okudum biraz. Bilgilerimi paylaşıp, çoğaltmak istiyorum ama siz bana inanmayın! Gidip kendiniz bulup, okuyun güzel güzel... Kolb ismini görürseniz doğru yerlerde dolanıyorsunuz demektir. -Gidip google'dan bakacaksınız ya onun için diyorum-

Her şey bir deneyimle başlar. -Google'da bir şeyi aramak bir deneyim olabilir mesela- Hayatımızı deneyimlerimizle şekillendiririz çoğu kez. Hatta bazen ağız büküp "o senin deneyimin bi kere" filan deriz. Ama bundan bahsetmeyeceğim...

Deneyimsel öğrenme döngüsü dediğimiz şeyin kendisi de deneyim basamağında başlar. Şart mıdır? Yok efenim değildir. Ben böyle daha kolay anlatabildiğim için bu şekil söylüyorum. -şekil-

Deneyim basamağı adından da anlaşılacağı gibi -kim demiş adından da anlaşılabilir diye!- deneyimin yaşandığı basamaktır. (Cümle bir şey anlatacakmış gibi duruyor ama nafile) Bu eylem kimyasal bir deney olabileceği gibi, gayet kaleye uzaktan şut atmak da olabilir. Belki bir söz, belki daha fazlası... Burası duygusallaşmadan söyleyeyim, bir eylem! Bu basamakta deneyim başlar ve biter. Deneyimsel öğrenme döngüsü bu deneyimin üzerinden yürümeye başlayan bir süreçtir sadece... Neden fark etmiyoruz peki biz böyle bir şeyin yürüdüğünü? -Ne bileyim lan ben! Anan değilim baban değilim... Bana mı soruyorsun? Hadi söyleyeyim.-

Deneyimleme basamağının ardından "Üzerine Düşünme" dediğimiz basamağa geçeriz. Döngünün ikinci basamağıdır. Yapılan şeyin ardından oturup düşünürüz. Oldu mu? Olduysa peki... Olmadı mı? Neden olmadı yahu bu? Bunu yapmanın başka bir yolu olmalı... Bu süreci biraz uzun, biraz tartışarak geçirmeli insan. Farklı farklı düşünceler dolanabilir gerçekleştirilen eylem hakkında... Mümkün olduğunca fazlasını yakalamak işin kendisi zaten... Dikkat!

Üzerine düşünen insan, hem daha rahat düşünebilmek hem de üzerine düşündüğü şey için her zaman geçerli olabilecek bir çözüm bulmak için yapar bu işi. Öyle değil mi? Eyleminin üzerine düşündükten sonra üzerine düşündüğü şeyi genellemeli... Yukarıdaki hikaye sobaya çıplak elle dokunmamayı öğütlüyor. Oysa genellersek, sıcak hiç bir şeye çıplak elle dokunmayın diyor. Bakın! İşte bu denli şaşırtıcı bir şeydir deneyimsel öğrenme... Genellemek benzer durumlar için aynı öğrenmeyi kullanabilme şansını bırakır önünüze. Alırsınız, almazsınız bilemem...

Bir nane yedikten sonra üzerine düşünmeye gerek yoktur. Ancak bir bok yediyseniz üzerine düşünmeniz gerekir. -Nane için düşünmeye gerek yoktur kısmı şakaydı. Düşünülebilir.- Üzerine düşünme işi bitince yavaş yavaş eylemi/olayı ya da neyse o şey, onu genellemeye başlıyoruz. Teorik olarak şekillendirdiğimiz yaklaşımı artık bir yetiye dönüştürmemiz lazım. Son basamak olarak geliyor... Yeni yeti geliştirme!

Deneyimimizle ilgili yeni bir yeti geliştirdikten sonra, deneyimimizi tekrar yaşamaya hazırız. (Dahil eden bir dil kullanıyorum okur! Birlikte deneyimliyoruz hani) Ama dikkat edin! Bir sonraki deneyim de istediğiniz gibi olmayabilir. Döngüyü tekrar çalıştırın. Tekrar üzerine düşünün, tekrar deneyimleyin ve tekrar yeni bir yeti geliştirin... Deneyimleyin, tekrar ve tekrar. (Aslında sadece döngüyü döndürseniz kafada, oldukça kestirmeden gidiliyor...)

Bu yazıyı taslak olarak kaydedip sonra devam etmeliyim... (14.12.2010 / 22:37)

Vazgeçtim lan! Başka bir yazı yazarım. Deneyimsel öğrenme döngüsü içinde nerelerde öğrenme gerçekleşir, döngü üzerinde bulunan bir takım roller nelerdir gibi şeyler yazarım... Belki yazmam, bilmiyorum!

Aslında bu yazıyı şu şarkıyı paylaşmak için yazdım. Klibi yok mu lan bunun?


*"Özenilmemiş bir yazı oldu lan bu... Zaten ne yazacağımı bilmiyordum. Neyse yahu yayınla gitsin." rahatsızlığı yaşayan yazar yazısı...