Yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tekerlek

Hiç bilmediği bir yolda icat etti tekerleği. Ümitsizlik içerisinde yol almaya çalışırken, çalılıkların arasına işemeye gitmişti. Oysa gerek yoktu. Yoldan geçen başka kimse yoktu. Yolun ortasına işese bile kimse kendisini ayıplamazdı. Kaldı ki o çalılığa o günden sonra başka işeyen olmamıştı. İşte tam o esnada aklına geldi fikir. Yuvarlak bir cisim bulup yükünün altına koymalıydı.

Üç haftadır yoldaydı. Olabildiğince yüklenmişti. Hiç kimsenin yerini bilmediği bir hazineyi o bulmuştu. Yanlışlıkla bulmuştu aslında. Çok çişi geldiği için bir kuytu aramaya başlamıştı. Derken bir kapı, bir yol ve bir hazine. Hepsini aldı. Hazır kolilenmiş hazineyi sırtladığı gibi yola koyuldu. Bilmediği yerden, bilmediği bir yolla bildiği bir yeri bulmaya çalışırken, çok yoruluyordu.

Derken, o an için tekerleğe en yakın şeyi buldu. Bu şekilde daha hızlı ve daha az yorularak ilerliyordu. Kervan yolda düzülür ya, işte öyle bir hal almıştı durum. Basit tekerleğe bir kaç ekleme yaptı. 4 gün sonra 66 model bir Shelby Cobra'yı andırıyordu yoldaki şey. Artık yükünü taşımasına gerek yoktu. Ancak hangi ara V8 motoru yaptığını kendisi de bilmiyordu.

Yolda durup kolileri açmaya karar verdi.

Koliler boştu. (?) Şaka yaptım lan! Koliler boş değildi ama hikayenin akışı gereği bu noktada açıklanabilecek bir şey değil. Bir lost, bir "Bruce Willis ölüymüş lan!" değil ama şu anda olmaz. Neyse kolileri açmadan önce işemeye gitmişti.

Döndüğünde kolileri açtı. İçerisinde 4 adet tekerlek vardı. Uzaylılar bırakmış.

*Sonu son olmuş hikaye...



Günlük - Planlık

Günle ilgili planlar basit olur

Sağlık sistemiyle süren mücadelemin "16. Round"u için yine hastane yollarına düştüm. (Sağlık sistemi ve işleyişi üzerine derin düşünceler-I) Lakin sağlık sistemi, böyle bir mücadelenin varlığından ve artık çok sıkılmış olduğumdan haberdar mı? Hiç emin değilim. Bu nedenle varoluşu çok mantıklı, işleyişi bir o kadar mantıktan uzak olan bir sistemimize daha (Sosyal devlet hayatımızın neresinde-IV) sokup, sokuşturarak mevzuyu usul usul bırakıyorum bir kenara. Henüz erken. Hala vakit varken...

Benim için hastane yolu metrobüs yolu demek oluyor. "Metrobüs ne oluyor?" dersen (Yerel yönetimler ve ihtiyaç temelli şehircilik anlayışı -II), diyecek pek bir şeyim yok. Sadece sürekli ayakta yolculuk ettiğimi söyleyebilirim. Bu yolculuk şekli dışında hatırımda pek bir şey yok.

Bugün yine bindiğim duraktan, aktarma yapacağım durağa kadar ayakta yapacağım yolculuk için kendime elverişli bir köşe kaptım. Ayakta kalmak, mecburi bir seyir, bir inceleme refleksi geliştiriyor insanda. Camdan dışarı bakarken, ağaçların çiçek, yolların Mini Cooper ( Mühendislikten çıkış yok-log10) açtığını gördüm.

Yolumun tümünü tek araçla tamamlamak isterdim... İsterdim ama mümkün değil. Zincirlikuyu durağında bir aktarma yapmam gerekiyordu. Malum bugüne kadar pek az gittiğim bir durağa, metrobüs hattının uzak ucuna gidiyordum. Bu yüzen inip, bineceğim diğer araca doğru ilerledim. Kendimi öylesine ayakta kalmaya adamışım ki, önümde bomboş duran dört koltuktan birine oturana kadar diğer üç tanesi dolmuştu bile. (Metrobüs oturma grubu ve alışkanlıklarımız 7!)


Böyle bir oturma hali beni kısa süreli bir şoka soktu sanırım. Bir anda içinde bulunduğum şeyi incelemeye başladım. Sağa sola baktım, pek ayakta kalan yolcu yoktu. Sanırım bu saatler daha rahat bir yolculuk için uygun saatlerdi. Neyse efenim ben bu kısa süreli incelemelerimden sonra aynı oturma grubu içerisindeki üç insana şöyle hızlıca bir bakındım. Sağ taraftan başlayarak sırayla sayıyorum. (Önüm, arkam, sağım, solum her tarafım donanmış yargılarla 43)

1.Cep telefonuyla oyun oynayan çocuk.
2.Kitap okuyan bir hatun.
3.Lan bu ne?

Bazı şeyleri tanımlayamadığımız anlar olur. Öyle bir anıma denk gelmiş. Bu yazının cinsiyetçi bir hal almaması için şöyle bir şey paylaşacağım. (+18 değil mi bura? Sansür 666) Önemli bir düşünce olduğunu düşünürüm ama "önemli olan iç güzellik" anlayışına nazire edercesine bir hal, hareket ve durumdu ortada olan. İç dediğimiz taraf denklemin bilinmeyeni tabii. Cinsiyetçi bir hal almasın bu yazı diyerek bir tez atıyorum ortaya. "İçgüdüsel görünüm yongası diye bir şey var ve bu her insanın kuyruk sokumuna yakın bir yerde toplanmış sinir hücrelerimiz tarafından kontrol edilir." (Akademik dünya nereye gidiyor? (1/3(2+1) işleminin sonucu nedir?)


Şartlar ne olursa olsun, 25 dakikanın altında kalmayan yolculuk sürem yine değişmedi. Fakat oturmak farklı bir duyguydu. Birden fazla olasılığı oluyor insanın. Bir süredir okumakta olduğum ve bahsettiğim mücadelemde bana katkısı olacağını düşündüğüm kitabı okuyabilirdim.(Bu konuda kaynak bulamıyorum-202) Fakat bazı kitaplar yolda daha fazla not tutmayı gerektiriyor. Bu yüzden bu yolculuklarda alıştığım şeyi yaptım. Müzik dinleyip, mallayarak etrafı izlemeye koyuldum.

Belki karşımda oturan insanla ilişkimde niyetimi ortaya koyar diyerek hemen şöyle bir şarkı dinlemeye başladım.(Otobüste öpüşmeyin lan pis yolcular-25T) Çantasından mp3 çalarını çıkartıp dinlemeye başlayınca, "Lan artık duymaz!" diyerek şarkıyı şununla değiştirdim. Sağa sola bakınırken çantamda bir şeyin titreştiğini hissettim. "Telefondur yahu!" diyerek telefonuma baktım ama algılarım beni yanıltmış. Telefonumda bir şey yoktu. Ama o anda telefonumu ortaya çıkartmam garip bir şekilde dikkatleri üzerime çekmişti. Telefonumun hala böyle bir etki yarattığından habersizdim. (Telefondan beni izliyorlarmış lan-0) Biraz bakışları izledim. "Acaba taş gibi telefonuma akılsız telefon muamelesi mi yapılıyor?" diye... Öyle değildi, saygıdan biraz eğilmiş olanlar görüyordum. Selamladım!

Sonra metrobüs yolculuğum sona erdi. Durakta inip, gidip mücadeleme kaldığım yerden devam ettim. Dönüş yolculuğum yine ayakta oldu.


*Yaşadıklarını yazanlar hakkında yazılanlara dair başka bir bakış açısı geliştirmesi dileğiyle yazılmış yazılardan...


Dikkat: Filtreler, filtreler...








Bok Yapma

"Yapma canım o kadar." demişti sadece...

Neyi yapmayacağımı söylemedi tabii. Nereden bileyim? Ben bu durumu anlamadığımı dile getirmek isterken, aniden gidiverdi. Tüm dünyamı değiştirecek bu sözler için kendisine teşekkür bile edememiştim. Bu yüzden hayatımı, bu sözleri söyleyen kişiyi bulmaya ve teşekkür etmeye adadım.

İzini sürmem yıllarımı almadı. Çünkü tanıyordum kendisini. Telefonu da kayıtlıydı telefonumda... Yıllardır değişmeyen menüsüne aşina olduğumunun telefonu o akşam bir yabacı oldu. Bir türlü o insanı arayamadığım gibi, sen git aksi gibi telefonunu da sil! İşte, olmayacak işlerin olduğu yerdeysen ancak bu olur...

Neyse ki olmayacak işlerin olabildiği bir yerde, her zaman bir şeyler olur... Hemen üstümü başımı değiştirip yola çıktım.  Düşünmek için gerekli süreyi, yine yolun uzunluğu verdi... Sonunda gelmiştim. Düşündüğüm her şeyi tam olarak söylemek için, bir kez daha konuşmayı kafada canlandırdım. Son anda fark ettim. Nereden peydahlandı şimdi bu konuşma? Sadece teşekkür etmeliydim. O zamandan beri hayatımın gayesi sadece bu teşekkürü etmekti.

Karar verdiğim sırada yürümekte olduğum için bir şeyden gayet emindim. Kararı verdiğim anda attığım adım, verdiğim kararın ilk belirtisi, yumurtası olacaktı. Böylelikle "karar verme" ve "adım atma"yla ilgili tüm über klişelere de selam edecektim. Ama önce kararı vermek gerekiyordu. Ama daha öncesinde o kararı vermemek için bir miktar bahane üretmek gerekiyordu. O bahanelerin, en azından söyleyenin kendisini kandıracak kadar inandırıcı olması adına biraz veriye ve bir miktar da mantıksal zincire ihtiyacı vardı...

Bir kere inanmış kişi, artık boku yemiş kişinin de ta kendisidir. Gerizekalıdan hallice bir hayatın anahtarıdır işte bu... Kötü bir şey olduğu için söylemiyorum, böyle tanımlıyor, böyle dile getiriyor deli beyin. Deli gönül durur mu hiç? Aortuna kadar dahil bu hale...

Kendine nedenler bulan fizyoloji, durumu analiz etmesi için boşluğa bırakıyor. Boşlukta durumu değerlendirmeye alan benlik, diyor ki... "bu ne sikim iş lan! her şeyi boka sarıp önüme koyuyorsunuz." Haklı serzenişe, mahçup götelek ifadeler karşılık veriyor hep. Yine öyle oluyor, olmuyor...

Bir işi, olayı veya durumu çözmek için, önce çözülebilir olup olmadığına bakmak gerekir. Bakmazsan zaten bağlanır, üzüm olur gider...

Tüm bu süreç döne döne, yana döne gidebilir... Gidebilirdi. Ama organizma ne tüketiyorsa artık, bir sıkkınlık ve bıkkınlık hali alıyor ara ara...  Yumurta şu anda tek şüpheli gibi görünüyor.

O gece,

Teşekkür etmedim. Düşündüklerimi de söylemedim. Kısacası bir bok yapmadım. Oracıktan geri döndüm.

Bir bok yapmadığım için hala hayatımın bir gayesi vardı... Ya da bir bok yapmamak hayatımın gayesiydi.

"Yapma canım o kadar."

*Kafayı pres ütüyle düzleyen düz yazıgiller...

Kitap Özeti

Pek sık olmayan ziyaretlerimden biri yine... Ne zaman gitsem, etrafın sakinliği ve görüntünün dinginliği beni teknolojik tüm olanaklardan uzaklaştırır. Bir "Indiana Jones", bir "Fantom -10 kaplan gücünde olan-" olmak isterim hep. Tabii dağ, tepe, orman gezmek gibi hareketler yerine, bisiklete binmek gibi heyecanları tercih ederim genelde. Nedenini burada açıklamayacağım ama yine böyle bir anda, etrafımda bulunanlara bisikletle biraz dolaşacağımı söyledim. Dağ, tepe değil ama bu yeryüzü şekilleri arasında yer alan asfalt yollarda gezecektim bisikletimle... 

Hemen hemen yandaki gibi bir şeydi yolları aşıp, uzak diyarlara gideceğim bisiklet. İyi durumda olduğuna kanaat getirdiğim için en azından bir şehir değiştirmeden geri dönmem diye düşünüyordum. Bu heyecan ve gazla hareketlenip, hazırlandım. Bisikleti kaptığım gibi kapının önüne çıktım ki, bir anda peder beyle karşılaştım. Nereye gittiğimi ve bunu hangi amaçla yaptığımı açıklamak istemedim ama giderayak itiraf etmek zorunda kaldım. "İki ağaç gördüm ya duramam, spor yapmalıyım" dedim. İşte bu samimi itirafın ardından, bir teklif geldi. Teklif, bir tarımsal faaliyet gerçekleştirmekti. Hemen geri çevirmedim ve dinledim. Yaklaşık 20 metrekarelik bir alana "Turp" ekilmesi planlanıyordu. Önce planı duymak istedim... O anda nereden geldiğini anlamadığım çayları yudumlarken, peder bey planı açıklıyordu. Turplar ekilmeden önce, ekimin yapılacağı alan "Bellenmeliydi". 

Bu kelime önce bana da bir yabancı geldi. Gözlem ve yorumlarım bana bu işin aslında bir şey ekmeden önce toprağı havalandırma eylemi olduğunu söyledi. Bu iş için kullanılan ve adına "Bel" adı verilmiş bir araç var. Çok yaratıcı gelmeyebilir kulaklara fakat iş için yeterliliğe sahip bir araç. Bizzat kullandım, biliyorum...
 
 Benim kullandığım araç su sağ tarafta gördüğünüzden biraz daha ilkelce. Tam olarak böyle çatal gibi değil, sadece en sağ ve en soldaki uçları var. Bu aleti dik bir açıyla toprağa saplayıp, biraz bel ve dizden destekle toprağı kaldırıp altüst ediyorsunuz. Mevzumuz bu işte... Gelen teklif, benim tüm kasları orantılı bir şekilde çalıştırdığına inandığım bisiklet sürme eylemine göre oldukça basit gibi görünüyordu. Söz konusu olan alan yaklaşık 2 metre eninde ve 10 metre uzunluğunda olunca, "Bisiklete binmeden önce ısınırım lan" düşüncesi sardı dört bir yanımı. "Peki" dedim ve elime aldım "Bel"i. İlk dakikalar gayet hızlı ve keyifliyim... Burada ciddi bir hikaye daha var aslında. Bu fiziksel eylemin kendisi bir süre sonra dayanılmaz oluyor ve mental olarak bir dayanak, bir tutaç -tutaç ne lan?- arıyor insan kendine. Çok düşündüm, çok sorguladım neler olup bittiğini... Fayda etmedi, saatler süren uğraşlarım sonucu 10 metre yol alabilmiştim. Her yer kararmak üzereyken ellerimin acıdığını hissediyor ama tam olarak ne hale geldiklerini göremiyordum. Ellerimin fotoğraflarını çekip bu yazıya eklemeyi çok istedim. Bol fotoğraflı / resimli bir yazı olsun niyetindeyim ama o zamanda çok "SpartaAAA!" tükürük saçma şekli olacak gibi... Kendimi önce yere atmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim ve gidip koltuğa attım. Ellerime baktım, biraz acemilik, biraz tez canlılık yüzünden ayvayı yemiş durumdaydılar. Henüz "Ne yapabilirim?" diye sorarken kendime, birden ellerimde "Norveç Formüllü" balıkçı kremini gördüm. Biraz sürdüm nedensiz bir şekilde. Kimseyi kandırmak istemem, üzerinde "Kuru ciltler için uzun süreli ve etkili nemlendirme" yazan bu şeyi ben sevmedim... Hele ki şu sıralar kozmetik ürünlerine olan yakınlığımı göz önüne alırsak...

Bu kozmetik ürünü hakkında tek kıllanan ben değilim sanırım. Böyle birilerini buldum ve hemen aralarına katıldım.

Bir süre sonra kendime geldiğimde akşam havasını solumak için ama daha çok yaptığım şu işe tekrar bakmak için dışarı çıktım. Gerçekten çok acayip bir iş başarmış gibi poz verip uzaklara baktım. Bir süre sonra etrafımın sarıldığını fark ettim. Nereden geldiğini bilmediğim bir grup sivrisinek tarafından saldırıya uğradım. Uzun kollu bir şeyler giyiyor olmama aldırış etmeden, delici,kesici ve emici -kim bilir daha neler yapabilen- iğnelerini arka arkaya vücuduma sapladılar. Sağ kürek kemiğimin üzerinden iki, sol kürek kemiğimin bir karış altından bir ve çatalıma yakın iki yerden daha yaralanmıştım. Neyle beslendiyse artık bu sinekler? Oldukça acı veriyorlardı... 

Tam bu sırada, yakınlarda bulunan bir doğa insanı yardımıma koştu. Bir takım gereksiz otlardan kurtulmak için kontrollü bir ateş yakmıştı. Esen rüzgarı ve havadaki nemi son derece güzel hesapladığı için tüm duman üzerimden geçerek atmosferde bir yerlere uçup gitti. Tabii trake solunumu yapmakta olan sivrisinekler yavaşça  etrafımdan uzadılar... Bu kontrollü ateş yakma olayını bir daha gözden geçirmek gerekir ya neyse... 

Tüm bunları yaşarken, aklımdan öğretilerini çıkartmadığım iki insana teşekkür etmek istiyorum. Her ne kadar bir "Heidi", bir "Peter" olamasam da, örnek alıyorum...


Kitabının harika özeti için lütfen buraya tıklayınız. 

Not-1: Kitap özetinin dili gayet net, özellikle son kısmı oldukça vurucu! 
Not-2: Not-1 bakmadan geçmemeniz için teşvik edici bir nottur...
Not-3: Not-2 limit sonsuza giderken...



 



Çok Açık

Ne güzel istediğin zaman görünmez olmak. Sonra birden ortaya çıkıp, tekrar kaybolmak. Sonra hiç tanınmayacak bir halde gelip, tekrar bulaşmak. Gitmek ve sonra başka bir şekilde tekrar ortaya çıkmak... Bu çok uzun zamandır böyle buralarda, internet işte...

Böyle şeyleri çok seven bünyeler için www.whatismyip.com 

Burası anlamlı olmayan bir blog. Buna rağmen çok şey birbirine bağlanmış ve ulaşılabilir kılınmış. Açık olmanın gerekmediği sularda dolanan bir blog için gereksiz derecede görünür olmuş...

Yeni blogumu senin kadar çok sevmeyeceğim sanırım... 

Arada karalamaya geleceğim...


N'oluyor Lan


Çok ilginçtir, eğer bir araç ile seyahat ediyorsanız -bu araç için otobüs diyelim.. emektardır…-  ve bu seyahat sırasında, gözünüz dışarıda uzak bir noktaya ya da otobüsün içerisinde sabit bir noktaya takılmışsa… ve bu esnada içinde bulunduğunuz araç durmuşsa, ne demek istediğimi anlayamazsınız.
Ama tam bu durma esnasında, içerisinde olduğunuz aracın yanına aşağı yukarı aynı büyüklükte başka bir araç – yine otobüs olsun…- gelip durursa… yine ne demek istediğimi anlayamazsınız…
Bu durma anının hareket ile sonuçlanacağını biliyorsanız, -kırmızı ışık ya da sıkışık bir trafik olabilir…- ve içerisinde bulunduğunuz aracın yanında bulunan diğer araç hareket etmeye başladıysa, geriye doğru gidiyormuş hissine kapılırsınız… şimdi demek istediğim şeyi anlıyor olduğunuzu düşünebilirsiniz…
Ama aslında demek istediğim şey, bu “n’oluyor lan?” durumundan kurtulmak için hızlıca sağlam bir referans noktası ararız… Geriye doğru gitmemeliyiz, ileriye doğru hareket etmeliyiz.. biz sadece geriye doğru gittiğimizi  zannediyoruzdur.. Doğru referans noktasını bulduğumuzda ya da hareket ettiğimizi anladığımız anda rahatlarız… işte dediğim şey bu çabanın kendisi.. doğru noktayı bulma telaşı…
Göt olma duygusuna çok yakın bir duygudur bu.. tam olarak kendisi olmasa da.. yakındır..
Hayatın kendisi de böyle değil midir? Çok şeyin öyle olduğunu zannederiz, bir kısmı için referans noktalarını bulmaya çalışırız -hani bir çoğundan o kadar eminiz.. ileriye doğru gitmeliyiz…- pek azı için doğru referans noktasını bulur ve rahatlarız…
*Hayatın kendisi zaten göt olmak gibi değil midir?
*lan böyle yazının sonunda bağlamalı, karizmatik bir cümle ile bitirme tiribine de hastayım.. ne kadar gereksiz ve saçma sapan bir şey.. bok gibi..
Bir gün bir otobüs yolculuğunda böyle bir şey yaşarsan ve bunları düşünürsen… ve işte o anda içerisinde bulunduğun araç gerçekten geriye doğru gidiyorsa ve doğru referans noktasını bulduğunda da geriye gittiğini kendine kanıtlayabiliyorsan…
işte bu,  göt olma hissine az öncekinden daha yakındır…

Alan, Özgürlük gibi Şeyler


İnsanların alanlarının daraltılmasını sevmem.. hele biri bunu benim için düşünerek yapıyorsa pek uygunsuz bir davranış olarak görürüm bunu.. uyuz olurum içten içe, sonra yavaş yavaş o daraltılan yerden çekilir, kendimi uçsuz bucaksız bozkırlara atarım…
Nedendir bilinmez, özgürlük kavramı ya “at” ile ya da “bulutlar” ile özdeşleştirilir.. Belki de bunu sadece bir takım insanlar yapar.. -ben de yapmışımdır… ne olacak lan!-
Az önce düşünürken uçsuz bucaksız bozkırları ya da ovaları… çok saçma geldi.. Ben öyle özgürlüğün, afedersin götüne koyayım… Özgür olma hali, durumu neyse böyle bir şey değildir diye geçirdim içimden…
Özgürlük dediğin şey, bağlı olmama durumu olabilir mi sadece? Belki de istediğinde bağlı olabilmek.. Neyse kavramın kendisi ile çok oynamayalım. Mevzumuzun kendisi kavramı tanımlamak değil…
İnsanların sahip oldukları alanı kullanmalarına engel olmamak ve hatta gerekirse alan açmak demek üzereydim… Bunu yapmadan olmaz. Kişi kendini ifade etmiyorsa, ne önemi var o kişinin ya da o kişinin etrafında bulunup o kişiye bakanların.. -Bir önemi vardır mutlaka ama o önem, bu önem.. önem önem.. işte bu cümle kadardır önem.-
Bu yazının kendisi gibi bir şey oluyor hep bu konuştuklarım… hepsi yarım hepsi bir öyle böyle…
*he lan birde kuş var… özgürlük dediğimizde.. hayvan hayvan konuşuyoruz işte böyle hep..

O Yol Başka Bir Yol


Hemen hemen her gün içerisinden geçtiğim bir park var. Eskiden daha çok ormana benzerdi. Bir sürü ağaç vardı… Bakımsız bir güzellikti sanırım. -Belki de değildi… Bilmiyorum.-
Bir gün modern belediyecilik anlayışı geldi o parka… Bazı ağaçları kestiler, bazılarına dokunmadılar. -Kimileri daha şanssız oluyor bu hayatta. Ne yapabiliriz…- Parkın içerisinde dolaşan betondan yollar yapıp, sağlıklı yaşamayı destekleyen bir takım cihazlar monte ettiler parkın içerisine… Kimi sabahlar, bazı teyze ve amcaları bu cihazların üzerinde görüyorum. Bir o yana bir bu yana, ne yaptıklarından çok emin bir şekilde sallanıyorlar. Bambaşka bir park oluverdi birden…
Hala bir çok günüm, sabahları o parkın içerisinden geçerek başlıyor. Bir süredir gözüme takılan şey, parkın içerisinde oluşan patikalardı. Betondan yolları kullanmayıp, düzenli olarak -modern belediyecilik anlayışının getirdikleri-biçilen çimenler üzerinden yürüyen birileri vardı.
Hiç anlamam belediyecilikten, parktan ve bahçeden. Ama oldukça düşündüm o patikaları ve insanların neden çimenlerin üzerinden yürüdüklerini… Çünkü kestirme, çünkü insanlar daha kullanışlı olan rotayı seçiyorlar. Aslında bu betondan yol buradan kıvrılmalıydı ve daha dar olmalıydı diye düşündüm. -daha az ağaç kesilirdi böylelikle.-
Böyle bir park, o parkı kullanan insanların ihtiyaçlarına göre şekillendirilebilir miydi? O alanı bomboş bırakıp, insanların kullanma şekillerine göre biçimlendirmek mümkün müydü?
*insanların parklara ihtiyacı vardır… özellikle şehirde yaşayanların… yok mudur? ne bileyim lan!
Neden olmasın ki! Bu sabah o patika yolu gördüğümde, o patikanın taşlarla döşenmiş olduğunu gördüm. -modern belediyecilik anlayışı bu işte lan dedim birden.- Taşlarda öyle her sokakta gördüğümüz şeylerden değildi. Çok biçimsiz olmayan, o parkın parçasıymış gibi görünen güzel taşlardı. -belki de değil.. ben nereden bileyim yahu! anlamıyorum işte…-
Böyle bir park olsa diye düşündüm. Dileyenlerin ağaç ev yaptıkları, dileyenlerin ateş yakmak için taşlar dizdikleri, belki de birilerinin hamak kurduğu… -al bu mesajı modern belediyecilik.-
Neyse, ara ara park ile ilgili güncellerim burayı…
*bu güncelleme yalanını da çok kullanmaya başladım ha! Yuh bana.. Göt ben..

Ne Diyem Mahmut Mu Diyem?


Birden kıvrım kıvrım bir yolda buldum kendimi… “yahu neredeyim ben?” derken, köşeyi dönmemle birlikte ortalıkta koşuşturan düşünceler görmem bir oldu… “Nasıl bir yer burası? Bu ortalıkta dolaşan düşünceler ne lan? nasıl bu şekle bürünmüşler? Has***tir n’oluyor?” diye seri sorular üretmekte olan kafayı bir kenara bıraktım…
Sevgiliyle buluşmaya, iş çıkışı saatlerinde gitmeye çalışan ve bunu yapmak için ‘metrobüs’ kullanmak zorunda kalmış bir insanın, insan yumağının içine doğru gözü kapalı kıvrılmasına denk bir eda ile süzüldüm aralarına… karşı karşıya geldiğim düşünceye, “nesin sen?” diyebildim ancak…
“Obuguents… ben her sesin anlamlı olmak zorunda olmadığını söyleyen bir düşünceyim. kendimi bildim bileli buralarda dolanır dururum.. sheyen omuogorumt..”
“-ne dedin lan son kısımda? anlamadım..” dedim.
“Ghutylo.. Yok bir şey.. sktotirl git..” diye karşılık verdi… -Neyse sen takıl buralarda bir yere kaybolma lazımsın -zaten pek tanıdık geldin- bana diyerek uzaklaştım yanından…
Yavaş yavaş dolanıp duran düşüncelere bakarak yoluma devam ettim, kıvrım kıvrım yol boyunca… Bir tanesi biraz daha yüksekte duran bir kıvrım üzerinden, sesleniyor diğerlerine… bir şeyler anlatıyor hararetli.. sokuldum yanına.. “-sen kimsin yahu! yırtına yırtına konuşuyorsun diğerlerine?” dedim…
“ben senin bir düşüncenim… ama az önce konuştuğun zımbırtı gibi burada doğup büyümedim.. yıllar ve yıllar önce başka kafalardaydı atalarım.. bugüne kadar çok düşünce ile çarpıştım.. evrildim, geliştim ve kafalardan kafalara yayıldım… toplumsal bir öğretiyim ben..” dedi…
-vay dedim.. peki nerede çarpıştıkların?
“Onları sende ittin bir kenara.. şimdi köhne köşelerde, kabul edilmemiş halde bekliyorlardır…”
-iyi lan sus.. diyerek uzaklaştım yanından… O köhne köşelere doğru ilerledim.. bir kaç düşünce gördüm, yere uzanmış öyle malak gibi yatan düşünceler…
-yahu! dedim… “neden burada böyle yatmaktasınız? nedir sıkıntınız?”
“Lan göt!” dedi bir tanesi… “nicelerini sildin buralardan.. şimdi bizi de hor görüp, aşağılıyorsun… adam olsan ne dediğimizi dinlerdin.. o toplumsal öğreti de biz bok muyuz? bizimde söyleyeceklerimiz yok mu?” diye karşılık verdi bana..
-durdum.. “lan haklı bu düşünce… işte burada haklı.. dinlenmeye ihtiyacı var.” dedim içimden kendi kendime… sonra yüksek sesle, “tamam lan.. hadi gelin biraz dolanalım sizlerle..” dedim ve beraberce yürümeye başladık.. yine aynı yükseltili kıvrımda konuşmakta olan düşünceye doğru..
“Hop! bak bakalım burada kimler var? tek ses buralarda yankı yapıyor, can sıkıyor? beraber konuşun biraz…” dedim…
oradan ahkam kesen, “iyi bakalım buyursunlar…” dedi… Zaten meraklıymış başka düşünceler ile bir araya gelmeye… “sende kabahat.. bu zamana kadar bizi yan yana getirmemiş olmanda…” dedi birden..
-sonra konuşmaya, tın tın etmeye başladılar.. laf lafı açtı.. muhabbet kimi zaman sarsıcı kimi zaman geyik oluverdi… sonra küçük küçük başka düşüncelerde çıktı saklandıkları yerden.. bir curcuna bir cümbüş.. pek eğlendim, pek öğrendim.. sonra birden dedim ki;
“kaybolmayın buralardan.. bundan böyle kenara çekilen silinip giden olmasın.. buralardaki ufaklıklara da şans verin konuşsunlar..”
ve ekledim…
“burası böyle daha güzel oldu.. benim yorumum bu kadar.. hadi hayırlı işler..”
Yoldan aşağı doğru kıvrıldım.. zaten başka bir bok yapamıyorum.. her yer kıvrım kıvrım.. biraz daha ilerledim.. karşıma bir şey çıktı.. anlamadım ne olduğunu.. ne kimse dokunuyor, ne de laf edebiliyorlar…
-nesin lan sen dedim.. dokunulmazlığın mı var? tribin nedir?
“Benimle düzgün konuş.. ben pek güçlü sosyal yasaklarla beslenirim.. kimileri tabu diye bilir beni.. sen de dokunamazsın..” diyerek yanıtladı..
-Sevmedim lan seni dedim yüksek sesle.. “seni de seni oluşturan toplumsal algıyı da yerim lan..” diyerek devam ettim.. baktım etrafta buna kıl olmuş bir iki düşünce daha var.. aldım onları da yanıma, ne kadar sarsabilirsek sarstık.. hala yerinde duruyor umursamaz.. ama biraz korkmuş birileri sonunda ona da dokunabiliyor diye..
biraz geri çekildim.. herkes duysun diye tane tane konuştum..
“Buralarda bundan sonra dokunulmaz diye bir şey olmasın.. birbirinize dokunmadan olmaz bu iş.. bundan sonra dokuna dokuna… anlaya anlaya..” dedim.. -alkış kıyamet.. baktım iyice sarsılmış.. -
“seninle daha işim bitmedi.. herkesin bir tarafında yer etmişsin.. geleceğim tekrar haberin olsun…” diyerek yol aldım oradan da…
Tam bir iki adım attım ki ne göreyim.. bir mahkeme.. bazı düşünceleri almışlar, yargılıyorlar..
“hop! burada ne oluyor?” dedim..
“mahkeme lan burası.. ne olacak? yargılıyoruz..” diye karşılık verdiler..
“avukatlarıyım lan! açılın şöyle..” dedim.. ve başladım konuşmaya…
“yahu, bir takım şeyler yüzünden bu düşünceleri yargılar olmuşuz.. sonra bu genellemeden yola çıkıp, başka insanları da bunlar üzerinden yargılamışız… bu önden önden yargılama işi yanlış oluyor.. haberiniz olsun… ayıp ediyorsunuz..” dedim..
“buralar zaten hep önden yargı” dediler..
“bundan sonra yok öyle bir şey.. dağıtıyorum burayı..” dedim.. baktım bir takım sağlam durmuş düşünceler kenardan destekliyorlar.. zaman bu zamandır.. yüklendim de yüklendim.. neyse ki, oralar açıkmış biraz.. yargılayanlar da, “ne yapıyoruz lan biz.. işimiz mi yok” diyerek basıp gittiler… bende devam ettim yürümeye…
ölüyorum lan yorgunluktan.. nereden düştük bu kıvrımlara derken karşımda bir şey belirdi.. “naber lan” dedi..
“ya sende sıkıntılı bir şey gibisin.. uğraştırma beni..” dedim..
“ben bir fikirim.. hatta tam olarak, kafanın içinde çıkacağın yolculukta bir takım düşünce ve fikirlerinle çatışmanı hikayeleştirmeni söyleyen fikirim..”dedi..
“vay! o sen misin lan?” dedim..
“evet benim-senin bokunum- beğenemedin mi?.. şimdilik biraz mola ver.. kafada daha çok şey var uğraşman gereken.. hadi çıkış yolu şurdan.. bas git ama arada yine uğra.. yoksa bu kafa dediğin şey pek çabuk mallar..” dedi..
*Lan uğraştığım şeye bak… Ne diyem Mahmut mu diyem?