İnsanlığın büyük yürüyüşünden bahsetmek isterdim. İnsan topluluklarının birbirine paralel gelişimini, duvardaki ilk stencil tasarımlarına bakarak kavrayabilmemin, yüksek proteinli besin tüketmemle ilgili olduğuna dair bilimsel yaklaşım bir yanımdan dürtüp dursa da, olmuyor. Kendi küçük adımlarımın hesabını yapıyorum ben hala...
Adımlarım küçük, adımlarım sinsi... Sanki bir sincap gibi ya da sincap boyutlarında bir gergedan. Bilmiyorum belki bunlardan biri değildir de, artık son sıçrayışını yapmak üzere olan bir çekirgedir.
"Sıçrayış"
Beklenmeyen anlarda sıçrayan küçük bir çekirgenin hikayesidir bu dinleyeceğiniz. Ben, kılıç kuyruklu küçük bir meyve sineğiyim. Kankamdır çekirge. Atlar zıplarken, (evet burada atlar da zıplıyor) atlara eşlik eden çekirgeye bir şey söylemiştim.
"Olm, onlar at! Sen? Küçücük çekirgesin lan! Atlarla zıplamayı bırak da gel şurada bir yerde takılalım. Bizim dünyamıza boş yere microcosmos demediler."
Tam olarak bu olmasa da buna benzer bir kaç laf etmiştim. Dinlemedi...
Gitti çekirge.
"Kaçış"
Diğer çekirge arkadaşlarım artık bana kızmaya başlamışlardı. Tabi bu kızgınlığın bir sebebi vardı.
Yıllardır peşimi bırakmayan kılıç kuyruklu bir meyve sineğinin hikayesinden bahsettim size hiç? Küçük kanatlarıyla her yere süzülürdü. Yok oraya çıkalım, vay buraya tırmanalım... Teknik olarak yapamayacağımız işleri istemezdi ama yapısal olarak bana uygun olmayan şeylerdi bunlar. Ben bir çekirgeyim.
Günün birinde gizlice bir plan yapmak için atlarla buluştum. Bir süre, ben zıplarken bana eşlik etmelerini istedim. Dediğim gibi plan çok gizliydi...
Planımı hayata geçireceğim gün kılıç kuyruklu meyve sineği, bana tam olarak şunları söyledi;
"Olm, onlar at! Sen? Küçücük çekirgesin lan! Atlarla zıplamayı bırak da gel şurada bir yerde takılalım. Bizim dünyamıza boş yere microcosmos demediler."
Aldırmadım hiç, zaten planım hazırdı. Saat gibi işleyeceğinden şüphem yoktu...
"Zıplama Tahtası"
Aylardır dükkan tek bir iş yapmamıştı. Bir tahtakurusu olarak açtığım marangoz fena iş yapmıyordu ama o sıralar işler pek yolunda değildi. Bir Salı günü çekirgenin biri geldi. Yüksek kalitede malzemeye ve işçiliğe ihtiyacı olduğunu söyledi. Karşılığındaysa istediğim kadar ödeme yapacaktı. Fakat bu yaptığım işten kimsenin haberi olmamalıydı. Tamamen gizli bir planın parçasıydı. Bu yüzden ödemeyi de peşin yapıp dükkandan ayrıldı.
İstediği şey bir zıplama tahtasıydı. Bir çekirgenin zıplama tahtası istemesinden daha garip olan bir şey varsa, o da ne için istediğini söylememesiydi. Sadece üzerine basıp zıpladığında kendisini en az beş at yüksekliğine fırlatabilecek bir zıplama tahtası istemişti.
O tahtayı yapmak için en iyi malzemelerimi kullandım. Günler boyunca hiç dinlenmeden çalıştım ve sonunda tahtanın yapımını bitirdim. Sonra çırağa seslendim...
"Islıkçı? Gel buraya. Şu zıplama tahtasını teslim et, gel. Bırakacağın yer üzerinde yazıyor. Hadi bir koşu git. Kimseye ne götürdüğünü, nereye götürdüğünü söyleme."
"Ağustos Böceği ve Karınca"
Benim adım Islıkçı. Böyle bir lakabı hak etmiyorum aslına bakarsanız. Benim doğam bu. Orada burada dolanır sürekli bir ses çıkartırım. Bu halime hovardalık diyip hoş karşılamayanlar, sürekli bir işe girmemi söyleyip duruyorlar. İşte bu yüzden, bu aralar bir marangozda çalışıyorum. Bizim yaşlı tahtakurusunun marangozu. Hiç fena bir yer değil ama benim yapacağım bir iş de değil.
Geçen gün dükkanın arkasındaki gölegeliğe çekilmiş kestiriyordum. Birden içerden bir ses...
"Islıkçı? Gel buraya. Şu zıplama tahtasını teslim et, gel. Bırakacağın yer üzerinde yazıyor. Hadi bir koşu git. Kimseye ne götürdüğünü, nereye götürdüğünü söyleme."
Hemen yerimden fırlayıp yanına gittim. Siparişi alıp yola koyuldum. Sallana sallana giderken bizim karıncaya rastladım. Yine aynı hikayeyi anlatıyor. Yok neymiş yazın çalışmazsan kışın aç kalırsın... Geçen yıl başımızdan geçen bir olayı anlatan hikayesi, satış rekorları kırıyordu. Dönüp dedim ki;
"Ya karınca bırak bu işleri. Bana anlatma bari. Hikayenin baş kahramanıyım ben. Bu hikayeyi dinleyen tüm hayvan ve insanların ders aldığı, özendiği karakterim be! İşim var beni oyalama, gitmem lazım."
Karınca, buna karşılık;
"Tamam olm, kızma. Hikaye çok tuttu. Bildiğin zengin oldum. Gel biraz konuşalım. Hem bir şeyler yer, içeriz..."
Sohbet, muhabbet derken sipariş geldi aklıma. Hemen yola çıktım ve siparişi bırakacağım yere gittim. Etrfta kimsecikler yoktu. Ortalık toz duman olmuş ama... Atlar koşturuyor ileride. Biraz uzağımda da bir meyve sineği mırıldanıyordu kendi kendime. Tahtayı bir kenara attım ve dükkana döndüm. Usta biraz homurdandı geç kaldığım için. Sonra siparişi teslim ettiğimi öğrenince sakinleşti...
Ne gerek var bu kadar mevzuya hiç anlamıyorum. Herkes bir alem...
"Son"
Çekirgeye ne oldu?
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tekerlek
Hiç bilmediği bir yolda icat etti tekerleği. Ümitsizlik içerisinde yol almaya çalışırken, çalılıkların arasına işemeye gitmişti. Oysa gerek yoktu. Yoldan geçen başka kimse yoktu. Yolun ortasına işese bile kimse kendisini ayıplamazdı. Kaldı ki o çalılığa o günden sonra başka işeyen olmamıştı. İşte tam o esnada aklına geldi fikir. Yuvarlak bir cisim bulup yükünün altına koymalıydı.
Üç haftadır yoldaydı. Olabildiğince yüklenmişti. Hiç kimsenin yerini bilmediği bir hazineyi o bulmuştu. Yanlışlıkla bulmuştu aslında. Çok çişi geldiği için bir kuytu aramaya başlamıştı. Derken bir kapı, bir yol ve bir hazine. Hepsini aldı. Hazır kolilenmiş hazineyi sırtladığı gibi yola koyuldu. Bilmediği yerden, bilmediği bir yolla bildiği bir yeri bulmaya çalışırken, çok yoruluyordu.
Derken, o an için tekerleğe en yakın şeyi buldu. Bu şekilde daha hızlı ve daha az yorularak ilerliyordu. Kervan yolda düzülür ya, işte öyle bir hal almıştı durum. Basit tekerleğe bir kaç ekleme yaptı. 4 gün sonra 66 model bir Shelby Cobra'yı andırıyordu yoldaki şey. Artık yükünü taşımasına gerek yoktu. Ancak hangi ara V8 motoru yaptığını kendisi de bilmiyordu.
Yolda durup kolileri açmaya karar verdi.
Koliler boştu. (?) Şaka yaptım lan! Koliler boş değildi ama hikayenin akışı gereği bu noktada açıklanabilecek bir şey değil. Bir lost, bir "Bruce Willis ölüymüş lan!" değil ama şu anda olmaz. Neyse kolileri açmadan önce işemeye gitmişti.
Döndüğünde kolileri açtı. İçerisinde 4 adet tekerlek vardı. Uzaylılar bırakmış.
*Sonu son olmuş hikaye...
Bilenk!
Biraz incelmiş, yer yer morluklar ve soyulan bir kaç yer... Hissizleşmiş ama parmak ucunda yürümek mümkün. Bir balerin bileği edasıyda kıvrılsa da zayıf ve hastalıklı göründüğünü kabul etmemek, hıyarlık hatta öküzlük olur. Belki eşşeklik ama daha azı değil!
Ben bile alışamamışken bu garip haline, sol ayağım hiç tereddüt etmeden yanaştı yanına. Merakım, ne olacağıyla ilgili değil, nasıl olacağıyla ilgiliydi. Sonuçta her ne kadar şu anda iki ayağımla ilgili bağlamsız bir hikaye anlatıyorsam da, bu konudaki tüm kontrol hala bir omurgalı olarak bende!
Öylesine kırılgan, böylesine başka görünmesine aldırış etmeden dokundu diğerine. Sadece 36 günlük ayrılıktan sonra bile çıplak tenlerin buluşması, hayranlık verecek şekilde şiddetli hissediliyordu...
Ben bile alışamamışken bu garip haline, sol ayağım hiç tereddüt etmeden yanaştı yanına. Merakım, ne olacağıyla ilgili değil, nasıl olacağıyla ilgiliydi. Sonuçta her ne kadar şu anda iki ayağımla ilgili bağlamsız bir hikaye anlatıyorsam da, bu konudaki tüm kontrol hala bir omurgalı olarak bende!
Öylesine kırılgan, böylesine başka görünmesine aldırış etmeden dokundu diğerine. Sadece 36 günlük ayrılıktan sonra bile çıplak tenlerin buluşması, hayranlık verecek şekilde şiddetli hissediliyordu...
Koşmak
Dönüş turlarında rüzgarı karşıma alıyorum. Bir güzel ediyor, bir güzel esiyor ki... O ana kadar ısınan vücudum bir anda soğuyor. Halk arasında "tosba - tosbağa aslında", "kaplumbağa - aslında kaplumba" diye adlandırdığımız araç gibi hava soğutmalı bir şekilde soğuyorum güzelce.
Lakin rüzgar bazen sert esiyor, soğuk esiyor... Aerodinamiği kuvvetli saç şeklim, beni bu soğuktan korumaya yetmiyor. İşte böyle durumlar için aldığım kapşonlu - kapüşon olmalı - giysilerim imdadıma koşuyor. Kapatıyorum... Doğal olarak rüzgar kapüşondan içeri süzülüyor ve şişiriyor kapüşonu. Kafamdan sıyrılıp gitmesin diyerek yakalıyorum her defasında. Yandan sarkan iplerini sıkarak yüzümü, gözümü iyice örtüyorum. Önümü görebilecek kadar bir boşluk bırakmama rağmen, kapüşonun tekrar firar etmesi için ihtiyacı olan süre o kadar kısa ki... Üç beş adım?
Böyle saçma koşuyorum işte...
Ama iyi geliyor...
Günlük - Planlık
Günle ilgili planlar basit olur.
Sağlık sistemiyle süren mücadelemin "16. Round"u için yine hastane yollarına düştüm. (Sağlık sistemi ve işleyişi üzerine derin düşünceler-I) Lakin sağlık sistemi, böyle bir mücadelenin varlığından ve artık çok sıkılmış olduğumdan haberdar mı? Hiç emin değilim. Bu nedenle varoluşu çok mantıklı, işleyişi bir o kadar mantıktan uzak olan bir sistemimize daha (Sosyal devlet hayatımızın neresinde-IV) sokup, sokuşturarak mevzuyu usul usul bırakıyorum bir kenara. Henüz erken. Hala vakit varken...
Benim için hastane yolu metrobüs yolu demek oluyor. "Metrobüs ne oluyor?" dersen (Yerel yönetimler ve ihtiyaç temelli şehircilik anlayışı -II), diyecek pek bir şeyim yok. Sadece sürekli ayakta yolculuk ettiğimi söyleyebilirim. Bu yolculuk şekli dışında hatırımda pek bir şey yok.
Bugün yine bindiğim duraktan, aktarma yapacağım durağa kadar ayakta yapacağım yolculuk için kendime elverişli bir köşe kaptım. Ayakta kalmak, mecburi bir seyir, bir inceleme refleksi geliştiriyor insanda. Camdan dışarı bakarken, ağaçların çiçek, yolların Mini Cooper ( Mühendislikten çıkış yok-log10) açtığını gördüm.
Yolumun tümünü tek araçla tamamlamak isterdim... İsterdim ama mümkün değil. Zincirlikuyu durağında bir aktarma yapmam gerekiyordu. Malum bugüne kadar pek az gittiğim bir durağa, metrobüs hattının uzak ucuna gidiyordum. Bu yüzen inip, bineceğim diğer araca doğru ilerledim. Kendimi öylesine ayakta kalmaya adamışım ki, önümde bomboş duran dört koltuktan birine oturana kadar diğer üç tanesi dolmuştu bile. (Metrobüs oturma grubu ve alışkanlıklarımız 7!)
Böyle bir oturma hali beni kısa süreli bir şoka soktu sanırım. Bir anda içinde bulunduğum şeyi incelemeye başladım. Sağa sola baktım, pek ayakta kalan yolcu yoktu. Sanırım bu saatler daha rahat bir yolculuk için uygun saatlerdi. Neyse efenim ben bu kısa süreli incelemelerimden sonra aynı oturma grubu içerisindeki üç insana şöyle hızlıca bir bakındım. Sağ taraftan başlayarak sırayla sayıyorum. (Önüm, arkam, sağım, solum her tarafım donanmış yargılarla 43)
1.Cep telefonuyla oyun oynayan çocuk.
2.Kitap okuyan bir hatun.
3.Lan bu ne?
Bazı şeyleri tanımlayamadığımız anlar olur. Öyle bir anıma denk gelmiş. Bu yazının cinsiyetçi bir hal almaması için şöyle bir şey paylaşacağım. (+18 değil mi bura? Sansür 666) Önemli bir düşünce olduğunu düşünürüm ama "önemli olan iç güzellik" anlayışına nazire edercesine bir hal, hareket ve durumdu ortada olan. İç dediğimiz taraf denklemin bilinmeyeni tabii. Cinsiyetçi bir hal almasın bu yazı diyerek bir tez atıyorum ortaya. "İçgüdüsel görünüm yongası diye bir şey var ve bu her insanın kuyruk sokumuna yakın bir yerde toplanmış sinir hücrelerimiz tarafından kontrol edilir." (Akademik dünya nereye gidiyor? (1/3(2+1) işleminin sonucu nedir?)
Şartlar ne olursa olsun, 25 dakikanın altında kalmayan yolculuk sürem yine değişmedi. Fakat oturmak farklı bir duyguydu. Birden fazla olasılığı oluyor insanın. Bir süredir okumakta olduğum ve bahsettiğim mücadelemde bana katkısı olacağını düşündüğüm kitabı okuyabilirdim.(Bu konuda kaynak bulamıyorum-202) Fakat bazı kitaplar yolda daha fazla not tutmayı gerektiriyor. Bu yüzden bu yolculuklarda alıştığım şeyi yaptım. Müzik dinleyip, mallayarak etrafı izlemeye koyuldum.
Belki karşımda oturan insanla ilişkimde niyetimi ortaya koyar diyerek hemen şöyle bir şarkı dinlemeye başladım.(Otobüste öpüşmeyin lan pis yolcular-25T) Çantasından mp3 çalarını çıkartıp dinlemeye başlayınca, "Lan artık duymaz!" diyerek şarkıyı şununla değiştirdim. Sağa sola bakınırken çantamda bir şeyin titreştiğini hissettim. "Telefondur yahu!" diyerek telefonuma baktım ama algılarım beni yanıltmış. Telefonumda bir şey yoktu. Ama o anda telefonumu ortaya çıkartmam garip bir şekilde dikkatleri üzerime çekmişti. Telefonumun hala böyle bir etki yarattığından habersizdim. (Telefondan beni izliyorlarmış lan-0) Biraz bakışları izledim. "Acaba taş gibi telefonuma akılsız telefon muamelesi mi yapılıyor?" diye... Öyle değildi, saygıdan biraz eğilmiş olanlar görüyordum. Selamladım!
Sonra metrobüs yolculuğum sona erdi. Durakta inip, gidip mücadeleme kaldığım yerden devam ettim. Dönüş yolculuğum yine ayakta oldu.
*Yaşadıklarını yazanlar hakkında yazılanlara dair başka bir bakış açısı geliştirmesi dileğiyle yazılmış yazılardan...
Dikkat: Filtreler, filtreler...
Zombi Bu! Tombi Değil...
Bir kaç yıl önceydi sanırım... Zaten böyle önemli tarihleri bir türlü aklımda tutamadım. Böyle şeyler olacağını bilsem bir kenara not ederdim ama insan bilemiyor ne zaman, neyle karşılaşacağını. Tesadüflere bir türlü inanmamış bir insan için gereksiz cümleler kuruyorum değil mi? Farkındayım...
-Bir Kaç Yıl Önce-
"Vapura binmeden önce bir sosisli atayım lan!" diyerek büfeye yanaştım. Sosisliyi söyledikten sonra şöyle bir etrafıma bakınıyordum ki.... Öyle ayakta mal gibi duran biri! "Neyse, ben işime bakayım." derken, gözlerini üzerimde hissettim. Ara ara göz ucuyla baktım. Ne zaman baksam gözlerimi yakalıyordu. Ne biçim bir insan, ne biçim bir duruş, nasıl bir karakterdi lan bu? Biraz ürkmüştüm.
Sosisliyi aldıktan sonra ağır adımlarla büfeden uzaklaşıp vapur iskelesine doğru sallanmaya başladım. Arada bir iki ısırık alıp, çaktırmadan arkama bakıyordum. Hala gözleri bana dikiliydi. "Yahu biraz hızlanayım bari. Vapura binip uzaklaşırım. Ağır aksak arkamdan geldiğini anlamadım bile.
Neyse ben vapura binip kendime uyumak için uygun bir yer buldum. Kafamı gömüp uykuya dalmak üzereyken yanıma birinin oturduğunu hissettim. O süngerimsi, yumuşak deri koltuklara biri oturduğunda -hele ki yakınınıza oturuyorsa- içinde biriken havanın alttan basıncını hissediyorsunuz. Böylelikle görmeseniz bile yanınıza oturan kişinin yakınlığını ve ağırlığını az buçuk tahmin edebiliyorsunuz.
Hemen hemen 20 cm uzağıma, yaklaşık 48-52 kg ağırlığında biri oturmuştu. -Sabahları vapurda hep uyurum, hiç gözüm açık gitmedim!- İçimi bir merak, bir huzursuzluk, bir acayiplik kapladı. Biraz hassas olduğum bir konudur. Bir toplu taşıma aracına binersem, çok acayip uyurum. Bu sefer yapamadım, açtım gözlerimi. Kafamı yavaşça sola çevirip yanımda oturana baktım. Yine aynı gözlerle göz göze gelmiştim... Bir an irkilir gibi oldum. Şeytan dürttü mü dersin, götün mü attı dersin bilemem. Bir haller oldu işte. Dayanamadım...
Hemen söze girdim. "Ya arkadaş bi huzur ver. Sosisli aldık rahat bırakmadın, vapura bindik takip ettin, uyuyalım dedik geldin kıçımın dibine oturdun. Nedir lan derdin? Korkutma beni..." dedim. Hemen arkasından ekledim. "Zaten betin benzin atmış. Hasta mısın? Git evine dinlen."
Soğukkanlı bir şekilde, "Neye benziyorum?" diye sordu. Yalan yok, aklımdan ilk geçen şeyi söyledim. "Kusura bakma ablacım Zombi gibisin." dedim. İşte o anda beklemediğim bir şekilde "Evet, ben zaten bir zombiyim. Anlamış olmana çok sevindim." dedi.
Böyle tanıştık işte. Yol boyunca havadan sudan, oradan buradan konuştuk. Zor hayatların varlığını biliyorum ama böylesine zoruyla ilk defa bu kadar yakınlaşmıştım. Duyan bir şey zanneder zombi olmayı. Bildiğin çile oysa...
Böylesine güçlü, dudak uçuklatan bir korku figürüsün ama gel gör ki salyangozdan biraz daha hızlısın. Analitik zeka desen, muafsın zaten. Vücudun, koordinasyon anlamında bir varlık gösteremiyor. Soluk bir renk, vitaminsizlikten acınacak bir hal. Herkes korkuyor ama neyinden korkuyor belli değil. Normal şartlar altında bir zombinin alt edebileceği omurgalı sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Böyle bir hayatı yaşamak, şiir yazıp şarkı söylemekten bile zor geldi bana. Bir şey diyemedim...
Vapur iskeleye yanaşıp, vapurdan indikten sonra "Görüşürüz" diyerek yanından uzaklaşmaya karar vermiştim. İlginç bir diyaloğun öğretileriyle hayatıma devam edecektim. Ama izin vermedi... "Bir saniye!" diyerek gitmemi engelledi.
Sonra,
"Tüm konuştuklarımız bir kenara, herkesin zombilerden korktuğu bir gerçek. Her ne kadar dezavantajlı hallerimiz olsa bile, saldığımız bu korku bizi hayatta tutar. Böyle bir korkunun neden kaynaklandığını, korkanlar daha iyi bilir aslında ama sana bir kere daha anlatmam gerekiyor." dedi.
Devam etti...
"Aslında çirkinliğimiz korkutuyor herkesi. Hem içimiz hem dışımız çirkin bizim. İnsanlar böyle bir çirkinliğin kendilerine yaklaşmasından, bulaşmasından korkuyorlar. Çünkü çirkinliğimiz bulaşıcıdır. İşte bizi zombi yapan ve herkesi korkutan şey budur. Bir kere dokunursak, bir boka benzemez hale gelirsin. Bu hale gelmekle kalmaz, eş-dost ayırt etmeden bu boku bulaştırmaya devam edersin."
Bu esnada ben "Ağzını bozma, konuştuk ettik ama küs ayrılmayalım..." diye araya girdim.
Peki görüşürüz diyerek bana doğru elini uzattı. Kabalık etmemek için aynı şekilde karşılık veriyordum ki, aniden hızlanıp "çart" diye boynumu ısırdı.
"Lan gerçekten hem için hem dışın pismiş. Sen ne yavşak insansın!" dedim. O anda insan olmadığını fark edip, karşımda sırıtmakta olan zombinin gözlerinin içine bakarak devam ettim. "İnsan bile değilsin. Şimdi beni de insanlığımdan ettin. Senin yüzünden fantastik dünyanın en dandik korku karakterlerinden biri olacağım. En niteliksiz süper kahramanlar bile gelip geçip benimle kafa bulacaklar. Yiyeceğim sopanın, uğrayacağım geyiğin haddi hesabı olmayacak. Ama sen dur! Sana inat, en güzelinden bir zombiye dönüşeceğim. O kadar iyi olacağım ki, etrafımdakiler iyiliğimden bayacak, bu yüzden benden kaçacaklar. Yüz karanız olacağım lan"
Hiç bir bok demeden çekip gitti...
Tam o sırada, gözlüklü, temiz yüzlü, saçları dağınık, henüz sakalları yirmili yaşlarında biri yanıma yaklaştı. "Isırılalı ne kadar oldu? Hala kendinde misin?" diye sordu. "Sen kimsin be haydari!" derken, cebinden çıkarttığı iğneyi koluma sapladı...
Odun
Bölüm-I
"İnsan, hayatının bir bölümünde alarma ihtiyaç duymadan erkenden uyanır, hazırlanır ve işini yapmak için yola koyulur."İşte bu hikayenin altı yaşındaki kahramanı da bir sonbahar sabahında erkenden uyanmış, hazırlanmış ve işini yapmak için sokağa çıkmıştı. Mahalle adını verdikleri bir kaç sokak ve belirli apartmanlardan oluşan bölgelerini -teritori- tüm arkadaşları gibi çok iyi tanıyordu. Girilmedik deliğin kalmadığı bu sokaklarda bir kaç arkadaşı bulmak hiç kimse için zor olmuyordu. Sabahın erken saatlerinde buluşulan arkadaşlarla o kadar çok zaman geçirilmesine rağmen, şimdi dönüp baktığınızda o kadar konuşmanın yaşandığı yıllardan hatırlanan anlamlı diyaloglar pek azdır.
Gün, saat ve ayların planlanmasına çok uzak olan sokağın sahipleri, sonbaharın gidişini ve kışın gelişini anlamak için yaptıkları işleri referans alırlardı.-Tüm mevsimler gibi- Eğer şort giymeye başladıysan yaz, ağaç ev yapıyorsan ilkbahar, üzeri kapalı bir yerde misket oynuyorsan kış, birine odun gelmişse sonbaharı yaşıyorsundur. Bu işlerin her birinin kendine has nitelikleri vardı. Yaparken dikkat etmek gereken ve yazılı olmayan kurallar...
Doğalgazın hayatlarımızı bu kadar ısıtmadığı o dönemlerde, şimdi depo olarak kullandığımız alanlara "odunluk" ya da "kömürlük" denirdi. -oysa ne kadar yakın bir tarihten bahsediyorum- Doğalgaz denen kaynağın kendisine yabancı olduğumuz yıllar... Neyse!
Henüz uyku mahmuru bir halde evin kapısından sokağa adım atıp, arkadaşlarıyla buluşma noktalarını tek tek kontrol etti. Tüm bu -check point- buluşma noktalarının boş olması neredeyse imkansızdır. Öyleyse bile, birinde 7 dakika beklemek yeterli olurdu hep. Henüz baktığı ikinci buluşma noktasında arkadaşlarını gördü. Tüm ekibin orada olmadığı aşikardı. Biraz dünden, biraz bugünden bir miktarda herhangi bir zamana ait olmayan şeyler hakkında konuştular. Ne konuştukları hakkında kendileri de dahil kimsenin bir fikri olduğunu düşünmüyorum. Yavaş yavaş tayfa tamamlanıyordu...
Derken, bir mahalle sakininin evine bir kamyon geldi. Kamyon olabildiğince gürültülü bir şekilde kasasında bulunan odunları apartmanın önüne boşalttı. Damberli kamyon - bir imge olarak damperli kamyon- tüm odunları, istenilen noktaya boşaltabilmek için bir iki kere ileri geri hareket etti. Şimdi herkes için cevaplanması gereken bir soru vardı. "Kime geldi lan bu odunlar?"
Bu sorunun cevabını bulmak için hemen yoklama yapıldı. Orada olmayanlar ortaya çıktıktan sonra tahminler yürütüldü. Tam o sırada, zaten odunların kime geldiği belli olmuştu...
Bu mahallede birine odun geliyorsa, o odunların "odunluk"a nasıl taşınacağı bellidir. Kendi bölgelerine giren her şeyi kontrol altında tutanlar olarak, bir yere bir şey taşınacaksa sokağın sahipleri iş başındadırlar. O odunları tabii ki altı yaşındaki kahramanımız ve dahil olduğu ekip taşıyacaktı. Bu duruma ne odunların sahibi ne de bir başkası itiraz edebilirdi. -Kömür işine pek girmezlerdi. Biraz pis bir işti. Aslında değildi ama anneler bu işten pek memnun kalmazdı.-
Sokağın sahiplerinin bu gibi durumlar için çok net çizgileri vardı. Kendi içlerinde çok acımasız olmalarına rağmen, insanlara karşı adil olmak gibi doğal bir yetenekleri vardı. Bu yüzden yaptıkları bu işin ödemesini farklı şekillerde tahsil ederlerdi. Kimi zaman evde yapılmış kurabiyeler, kimi zaman bakkaldan alınmış şekerlemeler ve kolalar... Ödeme nasıl olursa olsun hiç önemli değildi. Sembolik bir şeydi zaten!
Yavaşça odunların başında toplananları gören odunların sahibi, yapması gereken davetin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu kibar davet işin ayrılmaz bir parçasıydı. Kimse sokağın sahipleriyle düşman olmak istemezdi. Bu, hayatınızda yapacağınız en büyük hatalardan biri olarak tarihe geçerdi. -Balkondan turşu suyu dökerek kendini savunmaya çalışanları, sokağın sahipleri hiç unutmadı ve unutmayacak-
Derken, beklenen davet gelmiş ve sokağın sahipleri işe koyulmuştu. Zor bir iş gibi görünmese de oldukça fazla güç ve beceri isteyen bir şeydir odun taşımak! Önce odunların kamyondan indirildiği bölgenin fiziksel yapısı incelenir. Uygun bir konum yükleme noktası olarak seçilir ve iyi bir yükleyici bu noktaya yerleştirilir. Kibar davetin yansıması işte burada ortaya çıkar. Daha az güç harcanan bu pozisyona, genelde odunların geldiği evden biri yerleştirilir. Sokağın sahiplerinin daveti karşılama ve iyi niyet göstergesidir bu...
İlk pozisyonda bulunanın yaptığı işe benzer bir iş daha vardır. Odunları yerleştirecek bir yerleştirici. Yerleştirici odunluğa geçer hatta öncesinde rahat çalışabilmek için düzenler. Daha kötü çalışma koşulları olduğunu düşünebilirsiniz -belki öyledir- fakat adrenalinin daha fazla salgılandığı yer orasıdır. Küçük örümcekler ve diğer böcek arkadaşlar burayı mekan olarak bellemişlerdir. Her an ilginç bir türle karşılaşabilecek olmak bu işe heyecan katan bölümdür. Bu pozisyona da ev ahalisinden biri geçer.
Başlangıç ve bitiş noktaları belirlendikten sonra, bu iki nokta arasındaki -en kısa değil- en verimli rota tespit edilir. Verimli rota, az enerji harcanan ve çok eğlenilen rotadır. Rota belirlendikten sonra, sokağın sahipleri tek sıra halinde, inanılmaz bir koordinasyonla taşıma işine başlarlar.
Bölüm-II
Rota üzerinde bir hikaye...
Taşıyıcılardan biri olan kahramanımız, ilk yükleme için yavaşça odunların kamyondan indirildiği yere yanaştı. Önünde bulunan taşıyıcı kargosunu alıp yola çıktıktan sonra, yüklemeyi gerçekleştirmek için odun yığınına biraz daha yaklaştı. Kollarını dirseklerinden kırarak öne doğru uzattı. Ama bu hareketi yapmadan önce yığından bir odun seçti kendine. Diğer parçalara göre daha pürüzsüz ve kollarını acıtmayacak türden bir odundu. Tenine teması çok güzel ve kollarının arasında rahatça durabilecek uzunluktaydı. Keşke tüm odunlar böyle olsaydı diye iç geçirdi bir an... Tüm bu düşüncelere dalmışken aniden yükleyici seslendi. "Hadi al bakalım şunları!"
Yükleyici bir kaç parça odun daha yükledikten sonra "Hadi devam et!" dedi. Oysa sadece taşıyıcılar ne zaman devam edeceklerine karar verirdi. Altı yaşındaki kahramanımız "Sen devam et!" diye karşılık verdi. Yükleyici itiraz edemezdi. Her taşıyıcıyla böyle bir diyalog yaşaması o işi imkansız kılardı. Bu yüzden devam etti. Genç taşıyıcı kucağını odunlarla doldurduktan sonra çenesine değen son odunla birlikte yola çıkmaya hazırlandı.
Rota üzerindeki her adım küçük bir zafere gidiyordu. Ancak zafere giden her yol -tuvalete bile gitse- zor olur. Genç taşıyıcı kollarındaki ağırlığı ve yanmayı hissetmeye başladığında henüz bir kaç adım atmıştı. Kolları boş bir şekilde ikinci turlarına ağır adımlarla dönen diğer taşıyıcılar, genç taşıyıcıya saygıyla bakıyorlardı. Çok fazla odun taşıyordu. Bu, üstü oldukça kapanmış iyice sarıp sarmalanmış bir güç gösterisiydi...
Odunluğa giden yol ızdırap ve acılarla dolu bir hale gelmişti. Yükleyicinin yaptığı küçük bir hata yüzünden bir odun parçası koluna batıyordu. Fazla ağırlığın baskısı bu acıyı daha dayanılmaz hale getiriyordu. Her şeye rağmen yola devam ediyordu genç taşıyıcı...
Bölüm-III
Hayatın mesajları çok incedir... Misinadan -balık tutmak için kullanılan ip- bile daha ince!
Bu uzun ve zorlu tur sona ermek üzereyken birden ayağının bir şeye takıldığını hissetti. Düşüyordu... Engel olmaya çalıştı ama başaramadı. Birden kucağındaki tüm odunlarla birlikte yere düştü. Odunlar sağa sola saçılmıştı. Genç taşıyıcı acı hissetmiyordu. Fakat oraya kadar dayandığı tüm ızdırabın karşılığında yerde olmak hepsinden daha ağırdı...
Bir süre yerden kalkmadı. Sonra yavaş yavaş doğruldu. Etrafında bir kaç arkadaşı vardı. İyi olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Bir sakatlık olmadığını anlayan diğer taşıyıcılar, ayağa kalkmasına yardım ettikten sonra yerden bir kaç parça odun alarak yollarına devam ediyorlardı. Ayağa kalkan genç taşıyıcı, yerde kalan diğer odunları almak için etrafına bakınıyordu.
Bu sırada yükleyici, odun yığının yanından "Ben sana demedim mi?" diyordu. Bu "Ben sana demedim mi?" sadece bir "Ben sana demedim mi?" değildi. Bu bir isyanın, bir dışa vurumun, bir "Lan ne diyorsun sen?in habercisiydi. Fırtınadan önce bir bok böceğinin paratoner olmak için çatıya çıkması gibi bir şeydi...
Genç taşıyıcı, ayaklarını yere sabitlemiş, yükleyicinin bulunduğu pozisyona omzu dönük bir şekilde ayaktaydı. Kafasını biraz yukarı ve odun yığınlarına doğru çevirerek, şunları söyledi.
"Sadece, seçtiğin, taşımak istediğin ve koca bir yığın içinde sana görünen odunu taşı! Diğerleri senin yükün olmasın."
Sadece bir kaç kişi duymuştu!
*Organize bireyden...
Dance of Death
Ateşlerin ortasında dans ederken, şansım göz kırpmıştı uzaklardan. Gözleri artık benim üzerimde değil, birbirlerinin gözlerindeydi. Neden doğduğunu bilmediğim karmaşa, sanki yeterince karmaşık değilmişcesine... Birbirine saldıran gözler hala çok yakınımda...
O anda, üzerimde değilken gözler, sanki bir kapı aralanıyordu önümde. Doğru zamanın geldiğini anladığında yapman gerekeni bilmek gibi, kapıdan geçmek... Bakışlar çekildiğinde geri, dağıldığında dikkat, görünmez gibi hissettiğim anda kendimi... Sadece koştum. Göğsümde nefesime yer kalmayana kadar, rüzgarı arkamda bırakacak gibi koştum. Delicesine... Sadece kaçmak için.
Dönüp arkama bakmadım bile, cesaret edemediğim için...
*Şanslısın ki, böylesi bir hikayeyi kimden dinlemen gerektiğini biliyorum. Bak! (Yeni sekmede aç!)
** Kim bilir, belki dinlerken okumak istersin! İşte! (Yine, yeni, yeniden sekme)
*** "Bir şey paylaşacağım ama herkes bir şeyler paylaşıyor zaten... Dur lan! Şöyle yapayım." paradoksları...
O anda, üzerimde değilken gözler, sanki bir kapı aralanıyordu önümde. Doğru zamanın geldiğini anladığında yapman gerekeni bilmek gibi, kapıdan geçmek... Bakışlar çekildiğinde geri, dağıldığında dikkat, görünmez gibi hissettiğim anda kendimi... Sadece koştum. Göğsümde nefesime yer kalmayana kadar, rüzgarı arkamda bırakacak gibi koştum. Delicesine... Sadece kaçmak için.
Dönüp arkama bakmadım bile, cesaret edemediğim için...
*Şanslısın ki, böylesi bir hikayeyi kimden dinlemen gerektiğini biliyorum. Bak! (Yeni sekmede aç!)
** Kim bilir, belki dinlerken okumak istersin! İşte! (Yine, yeni, yeniden sekme)
*** "Bir şey paylaşacağım ama herkes bir şeyler paylaşıyor zaten... Dur lan! Şöyle yapayım." paradoksları...
Kitap Özeti
Pek sık olmayan ziyaretlerimden biri yine... Ne zaman gitsem, etrafın sakinliği ve görüntünün dinginliği beni teknolojik tüm olanaklardan uzaklaştırır. Bir "Indiana Jones", bir "Fantom -10 kaplan gücünde olan-" olmak isterim hep. Tabii dağ, tepe, orman gezmek gibi hareketler yerine, bisiklete binmek gibi heyecanları tercih ederim genelde. Nedenini burada açıklamayacağım ama yine böyle bir anda, etrafımda bulunanlara bisikletle biraz dolaşacağımı söyledim. Dağ, tepe değil ama bu yeryüzü şekilleri arasında yer alan asfalt yollarda gezecektim bisikletimle...
Hemen hemen yandaki gibi bir şeydi yolları aşıp, uzak diyarlara gideceğim bisiklet. İyi durumda olduğuna kanaat getirdiğim için en azından bir şehir değiştirmeden geri dönmem diye düşünüyordum. Bu heyecan ve gazla hareketlenip, hazırlandım. Bisikleti kaptığım gibi kapının önüne çıktım ki, bir anda peder beyle karşılaştım. Nereye gittiğimi ve bunu hangi amaçla yaptığımı açıklamak istemedim ama giderayak itiraf etmek zorunda kaldım. "İki ağaç gördüm ya duramam, spor yapmalıyım" dedim. İşte bu samimi itirafın ardından, bir teklif geldi. Teklif, bir tarımsal faaliyet gerçekleştirmekti. Hemen geri çevirmedim ve dinledim. Yaklaşık 20 metrekarelik bir alana "Turp" ekilmesi planlanıyordu. Önce planı duymak istedim... O anda nereden geldiğini anlamadığım çayları yudumlarken, peder bey planı açıklıyordu. Turplar ekilmeden önce, ekimin yapılacağı alan "Bellenmeliydi".
Bu kelime önce bana da bir yabancı geldi. Gözlem ve yorumlarım bana bu işin aslında bir şey ekmeden önce toprağı havalandırma eylemi olduğunu söyledi. Bu iş için kullanılan ve adına "Bel" adı verilmiş bir araç var. Çok yaratıcı gelmeyebilir kulaklara fakat iş için yeterliliğe sahip bir araç. Bizzat kullandım, biliyorum...
Benim kullandığım araç su sağ tarafta gördüğünüzden biraz daha ilkelce. Tam olarak böyle çatal gibi değil, sadece en sağ ve en soldaki uçları var. Bu aleti dik bir açıyla toprağa saplayıp, biraz bel ve dizden destekle toprağı kaldırıp altüst ediyorsunuz. Mevzumuz bu işte... Gelen teklif, benim tüm kasları orantılı bir şekilde çalıştırdığına inandığım bisiklet sürme eylemine göre oldukça basit gibi görünüyordu. Söz konusu olan alan yaklaşık 2 metre eninde ve 10 metre uzunluğunda olunca, "Bisiklete binmeden önce ısınırım lan" düşüncesi sardı dört bir yanımı. "Peki" dedim ve elime aldım "Bel"i. İlk dakikalar gayet hızlı ve keyifliyim... Burada ciddi bir hikaye daha var aslında. Bu fiziksel eylemin kendisi bir süre sonra dayanılmaz oluyor ve mental olarak bir dayanak, bir tutaç -tutaç ne lan?- arıyor insan kendine. Çok düşündüm, çok sorguladım neler olup bittiğini... Fayda etmedi, saatler süren uğraşlarım sonucu 10 metre yol alabilmiştim. Her yer kararmak üzereyken ellerimin acıdığını hissediyor ama tam olarak ne hale geldiklerini göremiyordum. Ellerimin fotoğraflarını çekip bu yazıya eklemeyi çok istedim. Bol fotoğraflı / resimli bir yazı olsun niyetindeyim ama o zamanda çok "SpartaAAA!" tükürük saçma şekli olacak gibi... Kendimi önce yere atmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim ve gidip koltuğa attım. Ellerime baktım, biraz acemilik, biraz tez canlılık yüzünden ayvayı yemiş durumdaydılar. Henüz "Ne yapabilirim?" diye sorarken kendime, birden ellerimde "Norveç Formüllü" balıkçı kremini gördüm. Biraz sürdüm nedensiz bir şekilde. Kimseyi kandırmak istemem, üzerinde "Kuru ciltler için uzun süreli ve etkili nemlendirme" yazan bu şeyi ben sevmedim... Hele ki şu sıralar kozmetik ürünlerine olan yakınlığımı göz önüne alırsak...
Bu kozmetik ürünü hakkında tek kıllanan ben değilim sanırım. Böyle birilerini buldum ve hemen aralarına katıldım.
Bir süre sonra kendime geldiğimde akşam havasını solumak için ama daha çok yaptığım şu işe tekrar bakmak için dışarı çıktım. Gerçekten çok acayip bir iş başarmış gibi poz verip uzaklara baktım. Bir süre sonra etrafımın sarıldığını fark ettim. Nereden geldiğini bilmediğim bir grup sivrisinek tarafından saldırıya uğradım. Uzun kollu bir şeyler giyiyor olmama aldırış etmeden, delici,kesici ve emici -kim bilir daha neler yapabilen- iğnelerini arka arkaya vücuduma sapladılar. Sağ kürek kemiğimin üzerinden iki, sol kürek kemiğimin bir karış altından bir ve çatalıma yakın iki yerden daha yaralanmıştım. Neyle beslendiyse artık bu sinekler? Oldukça acı veriyorlardı...
Tam bu sırada, yakınlarda bulunan bir doğa insanı yardımıma koştu. Bir takım gereksiz otlardan kurtulmak için kontrollü bir ateş yakmıştı. Esen rüzgarı ve havadaki nemi son derece güzel hesapladığı için tüm duman üzerimden geçerek atmosferde bir yerlere uçup gitti. Tabii trake solunumu yapmakta olan sivrisinekler yavaşça etrafımdan uzadılar... Bu kontrollü ateş yakma olayını bir daha gözden geçirmek gerekir ya neyse...
Tüm bunları yaşarken, aklımdan öğretilerini çıkartmadığım iki insana teşekkür etmek istiyorum. Her ne kadar bir "Heidi", bir "Peter" olamasam da, örnek alıyorum...Kitabının harika özeti için lütfen buraya tıklayınız.
Not-1: Kitap özetinin dili gayet net, özellikle son kısmı oldukça vurucu!
Not-2: Not-1 bakmadan geçmemeniz için teşvik edici bir nottur...
Not-3: Not-2 limit sonsuza giderken...
Gemimsin!
Geçici belleğim silinmiş yine dün gece. Belirli kareleri istediğim zaman hala ekrana taşıyabiliyorum. Sanırım gün içerisinde bir kaç kez "restart" etmiş olmalıyım kendimi... Bir tür hastalığa yakalanmış olabilirim seyir defteri! Kaptandan böyle bir itirafı duymak istemediğini biliyorum ama kimseyi yanıltmayalım değil mi? -He! "Doktora git lan" diyebilirsin ama tek kişilik bir uzay gemim var, senin de bildiğin gibi...
Uzay gemisi mi? -*Açalım burayı...-
Aslında bir kargo gemisi.Öyle hayvani kargolar taşıyabilenlerden değil ama. Hafif kargo gemilerinden. "Corellian Engineering" tarafından üretilmiş eski bir şey. Ben zaman buldukça orasıyla, burasıyla oynadım. Bir kaç modifiye yaptım kendimce.
Aslında "Corellian Engineering" değil sadece. CEC diye biliniyor firma ismi, yani "Corellian Engineering Corp."Corellian sisteminde bulunan bir gemi üreticisi. Ürettiği modellerin fazlalığı sizleri yanıltmasın. Bizim "Doğan"lar gibi, Doğan-S, Doğan-SL, Doğan SLX diye gidiyor.
Bende olan YT-1300f
Ben gemiyi oradan almadım tabii. Ben ikinci el aldım, sonra biraz masraf yaptım işte.
34-35 metre kadar bir gemi... Tam olarak 34,75 metre olduğunu biliyorum ama söylersem, "görmemişin uzay gemisi olmuş..." falan derler, boşver...
Atmosferde pek hızlı değil. Öyle "Oh yeni gezegen! İlk defa giriyorum atmosferine hadi çoşayım biraz..." yok. Atmosfer içinde gemi 1050km/h yapabiliyor. Saatte 1050 kilometre diyerek, anlatımı biraz daha netleştireyim. -Televizyona ince ayar yapmak gibi bir şey bu "anlatımı netleştirme" olayı ya, neyse-
Benim gemi de arada bir böyle çalışıyor. Biraz eski olduğundan, arada bir "tezcanlı, yurdum mühendis aday adayı hareketi"yle çalışıtırabiliyorum. İki tokat, bir tekmeyle ışık hızına çıkartmak zorunda olduğum günleri biliyorum.
Gemi atmosfer dışında iyi ama. 75 MGLT/h gidiyor, çok acayip. Şimdi bu MGLT yabancı oldu size. Farkındayım! Bu henüz duymadığınız bir hız birimi şu anda. Öyle, saatte şu kadar kilometre gibi değil. MGLT, standart bir uzay uzunluğu birimi. İşte gemim saatte 75 MGLT gidiyor.
Gemimi anlatırken, jeneratöründen bahsetmemek olmaz. -Yakıt mı var zannettin? Eyvah eyvah... Hiç olmadı lan, hayal gücü biraz...- SSP05 Hyperdrive jeneratörü vardı. Sonra değiştirdim (Series 401'e modifiye ettik) SSP05'i tavsiye ederim.Eskiydi, tekliyordu arada bir ama olsun, güzel günlerdi...
Geminin navigasyon, sensör, zırh ve kalkan sistemlerinden (n'oldu lan fesat!) ve diğer tüm özelliklerinden detaylıca bahsetmeyeceğim. Ama yinede "bir uzay gemisinde az buçuk ne gibi sistemler bulunur" kulak dolgunluğu olsun diyerek, gemimde ki sistemleri sayıp geçeceğim.
Motor ünitesi, hyperdrive sistem (jeneratörleri hatırla), güç dağılımını sağlamak için bir çekirdek-iki dönüştürücü-bir acil güç ünitesi ve yedek güç hücrelerinden oluşan enerji dağıtım sistemi, yön saptırıcı sistemler, enerji kalkanı jeneratörleri, bir ton sensör sistemi (çok uzun lan, dayanamıyorum artık!), navigasyon sistemleri, ana bilgisayar, saldırı karşılamak için tasarlanmış önlem sistemleri, bir iki küçük laser sistemi (silah ya bunlar, pek anlatmıyorum! hani barış filan - değil mi hep böyle arada!),kaçış üniteleri, yaşam destek ünitesi, iletişim sistemi ve diğer sistemler diye gidiyor da gidiyor...
Neyse, aslında tek kişilik bir gemi değil diyecektim ben. Yolcu kapasitesi tam olarak altı (rakamla 6). "Hani kargo gemisiydi lan?" diyenler için... "Bagajda yolcu mu taşınır ulan!" Ama gemiyi kullanmak için en az iki kişi gerekiyor. Böylelikle toplam sekiz kişi yola çıkabiliyoruz. Evlere şenlik! Mis, tatile gider gibi...
Dersen ki, "o zaman ne tribe giriyorsun lan tek kişilik uzay gemisi diye..."
Eyvah! Yine seyir defterini saçma sapan doldurdum... Bu konuda ikinci kaptanla pek anlaşamıyoruz ama... neyse artık, sonuçta birlikte gidiyoruz...
Çok Önemli Not: Sevmiyorsanız, izlemeyin len... Star Wars
Millennium Falcon, gemimsin...
Uzay gemisi mi? -*Açalım burayı...-
Aslında bir kargo gemisi.Öyle hayvani kargolar taşıyabilenlerden değil ama. Hafif kargo gemilerinden. "Corellian Engineering" tarafından üretilmiş eski bir şey. Ben zaman buldukça orasıyla, burasıyla oynadım. Bir kaç modifiye yaptım kendimce.
Aslında "Corellian Engineering" değil sadece. CEC diye biliniyor firma ismi, yani "Corellian Engineering Corp."Corellian sisteminde bulunan bir gemi üreticisi. Ürettiği modellerin fazlalığı sizleri yanıltmasın. Bizim "Doğan"lar gibi, Doğan-S, Doğan-SL, Doğan SLX diye gidiyor.
Bende olan YT-1300f
Ben gemiyi oradan almadım tabii. Ben ikinci el aldım, sonra biraz masraf yaptım işte.
34-35 metre kadar bir gemi... Tam olarak 34,75 metre olduğunu biliyorum ama söylersem, "görmemişin uzay gemisi olmuş..." falan derler, boşver...
Atmosferde pek hızlı değil. Öyle "Oh yeni gezegen! İlk defa giriyorum atmosferine hadi çoşayım biraz..." yok. Atmosfer içinde gemi 1050km/h yapabiliyor. Saatte 1050 kilometre diyerek, anlatımı biraz daha netleştireyim. -Televizyona ince ayar yapmak gibi bir şey bu "anlatımı netleştirme" olayı ya, neyse-
Benim gemi de arada bir böyle çalışıyor. Biraz eski olduğundan, arada bir "tezcanlı, yurdum mühendis aday adayı hareketi"yle çalışıtırabiliyorum. İki tokat, bir tekmeyle ışık hızına çıkartmak zorunda olduğum günleri biliyorum.
Gemi atmosfer dışında iyi ama. 75 MGLT/h gidiyor, çok acayip. Şimdi bu MGLT yabancı oldu size. Farkındayım! Bu henüz duymadığınız bir hız birimi şu anda. Öyle, saatte şu kadar kilometre gibi değil. MGLT, standart bir uzay uzunluğu birimi. İşte gemim saatte 75 MGLT gidiyor.
Gemimi anlatırken, jeneratöründen bahsetmemek olmaz. -Yakıt mı var zannettin? Eyvah eyvah... Hiç olmadı lan, hayal gücü biraz...- SSP05 Hyperdrive jeneratörü vardı. Sonra değiştirdim (Series 401'e modifiye ettik) SSP05'i tavsiye ederim.Eskiydi, tekliyordu arada bir ama olsun, güzel günlerdi...
Geminin navigasyon, sensör, zırh ve kalkan sistemlerinden (n'oldu lan fesat!) ve diğer tüm özelliklerinden detaylıca bahsetmeyeceğim. Ama yinede "bir uzay gemisinde az buçuk ne gibi sistemler bulunur" kulak dolgunluğu olsun diyerek, gemimde ki sistemleri sayıp geçeceğim.
Motor ünitesi, hyperdrive sistem (jeneratörleri hatırla), güç dağılımını sağlamak için bir çekirdek-iki dönüştürücü-bir acil güç ünitesi ve yedek güç hücrelerinden oluşan enerji dağıtım sistemi, yön saptırıcı sistemler, enerji kalkanı jeneratörleri, bir ton sensör sistemi (çok uzun lan, dayanamıyorum artık!), navigasyon sistemleri, ana bilgisayar, saldırı karşılamak için tasarlanmış önlem sistemleri, bir iki küçük laser sistemi (silah ya bunlar, pek anlatmıyorum! hani barış filan - değil mi hep böyle arada!),kaçış üniteleri, yaşam destek ünitesi, iletişim sistemi ve diğer sistemler diye gidiyor da gidiyor...
Neyse, aslında tek kişilik bir gemi değil diyecektim ben. Yolcu kapasitesi tam olarak altı (rakamla 6). "Hani kargo gemisiydi lan?" diyenler için... "Bagajda yolcu mu taşınır ulan!" Ama gemiyi kullanmak için en az iki kişi gerekiyor. Böylelikle toplam sekiz kişi yola çıkabiliyoruz. Evlere şenlik! Mis, tatile gider gibi...
Dersen ki, "o zaman ne tribe giriyorsun lan tek kişilik uzay gemisi diye..."
Eyvah! Yine seyir defterini saçma sapan doldurdum... Bu konuda ikinci kaptanla pek anlaşamıyoruz ama... neyse artık, sonuçta birlikte gidiyoruz...
Çok Önemli Not: Sevmiyorsanız, izlemeyin len... Star Wars
Millennium Falcon, gemimsin...
Fısıltı
"Ne diyorsun lan? Anlamıyorum..." demekten bir hal olmuştum. Kulaklarım pek iyi işitmiyordu o aralar. Herhangi bir duyma bozukluğum yoktu oysa. Ne diye duyamıyordum ben etrafımdakileri? Sonra yavaşça o köpeğe doğru yaklaştım. Fısıldıyordu kurnaz...
"Gel buraya, çok uzağımda durma. Ben insanlara fısıldayan bir köpeğim. Sana fısıltı dediğin şeyin aslında ne olduğunu anlatacağım. Fısıltıları nasıl duyabileceğini de söyleyeceğim. Bundan böyle hiç bir fısıltı giremeyecek kafana.
Sen zannediyorsun ki, fısıltı alçak sesle konuşmaya çalışmaktır. Hayır! O dediğin alçak sesle konuşmaktır. Fısıltı aslında duyulmaması gereken bir şeymiş gibi saklanan ama yavaş yavaş insanların beynine kazınmaya çalışılan, fısıltıyı yayması için söylenen insanları araçsallaştıran, "aman aramızda kalsın, çok özel" yalanıyla örtülmüş, sonrasındaysa "sen gereken kişilere söylersin artık" imasıyla biten, mantıksal olarak ele alındığında son derece anlamsız ve söyleyen kişinin aklınca iş yaptırmaya ya da acı çektirmeye yönelik sözler bütünüdür.
Aslı astarı olabilir ama olmak zorunda da değildir. Çünkü fısıltıdır ve gerektiğinde duyulmamak üzere tasarlanmış ve söylenmiştir. Tam bir yavşak icadı olup, genellikle yavşaklar, arada bir zeki insanlar tarafından kullanılır. Her türlüsü kötüdür, boktur. Sadece amacı açıkça dile getirilmiş fısıltı kabul edilebilirdir. Çünkü bir amaç için bir fısıltıya araç olmak, sadece bu durumda kişinin iradesine bırakılır. Dışındaki her durumda, fısıldayan kişi hariç herkes araçtır.
Bir fısıltı sana fısıldayan kişiden geliyorsa bir araç, fısıldayan kişinin aracından geliyorsa bir hedef olmuşsundur. Bunu görmenin kolay bir yolu yok maalesef... Fısıltı gittiği kişinin kafasına yerleşmek, yavaş yavaş büyümek ve sonunda öyleymiş gibi düşündürmek için yola çıkar. Bu fısıltıyı yola çıkaran kişi zaten böyle olsun istediği için fısıldamıştır.
Korkma, herkes fısıldayamaz. Çok az insan fısıldayacak kadar kaybetmiştir kendini. Çok az insan da bir fısıltının geldiğini görüp, gülmüştür sadece...
Unutma! Fısıldayan kişi aslında bunu söylemek istediği insana gidip söyleyebilir. Korktuğu için, söylenemez olduğu için ya da dünyayı yerinden oynatabileceği için değildir sessizliği... Fısıldamak istediği içindir sadece fısıltısı...
Duy fısıltıları, izin verme..."
"Yuh arkadaş, konuşan köpek mi olur?" diyordum kendi kendime... Tam o esnada elinde şarabı, direğe yaslanmış bana doğru çaktırmadan fısıldayan bir adam gördüm. Köpeği seslendiriyordu hıyar! Hiç bozmadım, kafamla köpeği selamlayıp, "eyvallah, iyi olu bu dediklerin" dedim. "kihkihkih" diye güldü...
Yavaş yavaş yürüdüm gittim...
O adama bir hikaye vermiştim. Bir tane de aldım işte...
Çorap
Aylar öncesinden kalma kağıt parçalarıyla dolmuş çantanın, kaçmak istercesine dört bir yana uzamış sakalın, temizlenmeyi bekleyen eşyaların oluşturduğu tırmanması güç yığının, onlarca kitabın ortasında uzun süredir bekleyen ayraçların -kimisi gazete parçası, kimisi artık kullanılmayan bir cd... olsun hepsi ayırıyor, ayraç işte- yol gözlemekten çoktan vazgeçmiş ama yine de telefon beklemekten henüz usanmamış ailenin, kalabalığın üzerine gelmesine aldırış etmeden yerinde sayan turnike gibi tezin, çabucak uçması dileğiyle sürülen çeşit çeşit kokuların hesabını bir çift çorap soracaktır!
"Yine bir tatil günü yayılmış oturuyor işte! Her zaman yaptığı gibi saçma bir planla kendini yorup, yorgunluğuna yorgunluk ekleyecek. Bir kere beni yanıltsa şaşarım..." derken yerinden kalktı. Belli ki aktif dinlenmeye karar vermiş... Eline yapışmış bir kaç işi temizlemeye koyuldu. Ağır ağır ama keyifli bir gün geçirdiği belliydi. Dokunmadım! Ne bok yerse yesin dedim...
Neyse, gün içinde onlarca yarım bıraktığı işe bulaştı. Bir kısmını bitirip, diğer kısmını "lan buna ne diye başladım ki!" diyerek kaldırıp attı. Böyle bir kafanın, böyle bir iştahın bunu görebilmesi umut veriyor bana. Aslında tüm insanlığa umut vermesi gerekir ya... o kısmı geçiyorum.
Daha günün bitmesine saatler vardı ama bu ruhu satışmış-evet satışmış- insan, çamaşır makinesinden çıkardığı eşyalarını çamaşırlığa yerleştirmek için hazırlanıyordu. Ses etmedim... Bakalım bu sıkıcı işi yaparken kendine gelecek mi diyerek kenara çekildim ve izlemeye başladım. Neye bakıyorsa dingil, bir süre dikildi çamaşırların karşısında... Sonra garip bir biçimde çamaşırların arasından bir çift bileksiz - ince - çorap çekip çıkarttı. Çamaşırlığa doğru dönerken konuşmaya başladı.
"Bu kışa göz kırpan günlerde sizi giydiğime göre, zor bir anımda yardımıma gelmişsiniz demek ki... Giyecek çorabım olmadığından sizi giymişim. Bu yüzden en güzel yere asılmayı ve orada kurumayı hak ediyorsunuz. Neden sizi bir kış günü giydiğimi bilmiyorum. Sanırım çamaşırları yıkamaya üşendiğimden... Aslında siz böyle özensiz bir adamın çorapları olmayı da hak etmiyorsunuz ama o adam size bu yeri verebiliyor... idare edin! Artık kendime daha çok özen göstereceğim..."
İşte bu sözler söylenirken asıldı çoraplar.Daha sonra her eşyası için bir şeyler söyledi, bir şeyler düşündü... Beklemiyordum aslında bu heriften böyle bir kırılmayı...Aslında bu kırılmanın bir çift -ince- bileksiz çorap yüzünden yaşanması hoşuma gitmedi değil...
Öyle...
*"özeti önünde, okuyucuyu kopartmayan hikaye yazdım lan! Çok süper oldu. Hem altı çizili artistlik bile yaptım..." kategorisinden bir örnek sizlere...
Barcelona Rehin Alması (BRA)
Dünyasında bir miktar futbol ve Barcelona olanlar için yeni bir kavram ortaya koymak istiyorum. Tabii bunu yapmadan önce bir miktar Barcelona takımından bahsetmek lazım gelir değil mi? Bu soruya vereceğiniz cevabı önemsemeden devam ediyorum. Böyle teknik bir bilgim yok! Futbolla ilgili tüm bilgimi ortaya koysam, ancak üç cümle kurmaya yetecek kadar olduğu görülebilir...
Bu yüzden anlatacağım şey herhangi bir Barcelona maçını izlerken içine düştüğüm hissiyat. Buralarda görülen genel eğilim (düşenin yanında olalım) bu maçlar sırasında beni de sarıp sarmalıyor. Hemen karşı takımı sahiplenip, desteklemeye başlıyorum. Karşı takımın oyuncularına bakıp "koşmayın lan bu kadar" derken buluyorum kendimi. Çabalamalarına rağmen topa o kadar az dokunabilmeleri kanıma dokunuyor işte, üzülüyorum. Yaşıyorum o stresi resmen...
Nereye bakarsan bak, bir çıkış yok... Rakip yarı saha (orta sahanın diğer tarafı, karşı kale...) çok uzak! Topu elde etmek için, daha önemlisi "oyun oynamak" için çok çaba harcamak gerekiyor. Bu çabayı ortaya koyan takımlar, çabalarına rağmen "oyun" oynayamıyorlar. "Tamam lan biz çıkalım, siz oynayın" diyecek gibi oluyorum. Darlanıyorum... Sıkışmış gibi hissediyorum... Rehin olmak böyle bir şey mi? Böyle bir stres altına giriyorum işte...
Başta 11 oyuncusu olmak üzere tüm Barcelona teknik ekibinin eseri olan bu "daraltma" hissini takdir etmemek elde değil. Lakin gelelim ve görelim ki, tüm bu "daraltma" etkisini tek başına yaşatabilen insanlar var bu dünyada... Aramızdalar, dolanıyorlar...
İşte böyle insanlar ve durumlar için kullanıma yeni bir kavram sunmak istiyorum...
Barcelona Rehin Alması (BRA)
* "Yeni bir dil oluşturuyorum ohhş... Herkes kullanmaya başladıktan sonra, bunu ilk söyleyen bendim diyeceğim" tribali. Tarihe geçmeyi yanlış anlayan insan!
Bu yüzden anlatacağım şey herhangi bir Barcelona maçını izlerken içine düştüğüm hissiyat. Buralarda görülen genel eğilim (düşenin yanında olalım) bu maçlar sırasında beni de sarıp sarmalıyor. Hemen karşı takımı sahiplenip, desteklemeye başlıyorum. Karşı takımın oyuncularına bakıp "koşmayın lan bu kadar" derken buluyorum kendimi. Çabalamalarına rağmen topa o kadar az dokunabilmeleri kanıma dokunuyor işte, üzülüyorum. Yaşıyorum o stresi resmen...
Nereye bakarsan bak, bir çıkış yok... Rakip yarı saha (orta sahanın diğer tarafı, karşı kale...) çok uzak! Topu elde etmek için, daha önemlisi "oyun oynamak" için çok çaba harcamak gerekiyor. Bu çabayı ortaya koyan takımlar, çabalarına rağmen "oyun" oynayamıyorlar. "Tamam lan biz çıkalım, siz oynayın" diyecek gibi oluyorum. Darlanıyorum... Sıkışmış gibi hissediyorum... Rehin olmak böyle bir şey mi? Böyle bir stres altına giriyorum işte...
Başta 11 oyuncusu olmak üzere tüm Barcelona teknik ekibinin eseri olan bu "daraltma" hissini takdir etmemek elde değil. Lakin gelelim ve görelim ki, tüm bu "daraltma" etkisini tek başına yaşatabilen insanlar var bu dünyada... Aramızdalar, dolanıyorlar...
İşte böyle insanlar ve durumlar için kullanıma yeni bir kavram sunmak istiyorum...
Barcelona Rehin Alması (BRA)
* "Yeni bir dil oluşturuyorum ohhş... Herkes kullanmaya başladıktan sonra, bunu ilk söyleyen bendim diyeceğim" tribali. Tarihe geçmeyi yanlış anlayan insan!
Benden Söylemesi!
Dur durak bilmez kendisi. Ne zaman, nerede olacağı belli olmaz asla... Kendi habitatı yetmemiş gibi sağa sola bulaşır, sürekli bir yerlere girip çıkar. Güler bir yüzü ve temiz bir kalbi olduğunu söyleyenler var. Katılıyorum kısmen.
Biraz yavaş olduğunu biliyorum. Her yere geç kalır ama ne zaman nerede karşınıza çıkacağı belli olmaz. Paniğe mahal vermeyelim öyle ansızın karşılaşıldığında korkulacak biri değil. -Zaten karşılaşmanız pek zordur-Yağmurlu havalarda dikkat etmek gerekiyor kendisine. Fark etmeden karşınızda belirebilir. Bu karşılaşmalardan bazıları onun için kırıcı, sizin için üzücü ve kısa karşılaşmalar olabilir... Neyse geçelim bunları!
Kimilerine göre içi yumuşacık. Doğrudur, bazen kendini gösterir... Uzanır ileri doğru ağır ağır. İşte o anları çok sevimlidir. Kimileriyse sadece dışındaki sert kabuğu görür. Kırılmaz olduğunu düşünmezler ama kendini kapattığını ve kabuğuna çekildiğini anlarlar. O anda zaten bir yere hareket etmez, öyle kalır olduğu yerde... Doğru zamanları yakalayanlar her iki anına da tanık olmuşlardır zaten... Uzatmayayım!
Yeme alışkanlığını da bilirim. Otçuldur... Aslında zaman zaman et yer ama buna tanık olanınız yoktur sanırım. Bunu zaten nadiren yapar! Tuzla arasının pek iyi olmadığını da söylesem yeridir...
Böyle anlattığımda pek ilginç gelmiyor kulaklara, farkındayım...
Ama kendisi mikro alemin vazgeçilmezidir. Güce dengeyi getiren "Yoda" değil aslında kendisidir. Pek gözler önünde olmayı sevmediğinden, daha önce görmemiş olabilirsiniz. Binlerce, hatta milyonlarca dublörü olduğunu ben bizzat biliyorum. Kimileri komiklik olsun diye, kimileri yanlışlıkla harcıyor bu dublörleri ama benden söylemesi dikkatli olmak lazım. Gün olur "Dublörü len bu" diyerek kendisiyle karşılaşırsanız ve dublör muamelesi yaparsanız bitersiniz... Haberiniz olsun!
Geçen gün telefon ettiğinde biraz paniğe kapıldım. "Buyur abi" diyerek açtım. Söyleyecekleri varmış, "yazar mısın?" dedi. "Ne demek yahu, senindir burası" diye karşılık verdim...
Mesajı şudur;
"GDO'lu marul üretilmesin bundan böyle"
"Kim lan bu?" diyenler için birde fotoğrafını göndermiş. "Ekle mesajın altına" dedi.
* Böyle yazanlardan kalmadı.. Çok yüklendiler bu tür hikaye yazarlarına... Ahh ahh!
Gerilim Yazısı
Bir gece ansızın gelebilirim… tı tırıtı tı… internet yok, telefonu içeride bıraktım, saat bilmem kaç, bir word dosyası açtım ve bilgisayarımın ışık saçan monitörü eşliğinde bir şeyler yazacağım. Fakat bu ışık saçan monitör biraz tehlikeli şu anda…
İki tane siyah var önümde duran manzara içerisinde… Bir bölüm daha siyah, diğer bölüm biraz daha az siyah… “Ne diyorsun lan sen? Kafan mı güzel?” sorularının tümüne birden “hayır” diyeceğim. Çünkü baktığım manzara tek kelimeyle siyah. Ağaçlar, dağlar ve bilemediğim binlerce şey simsiyah olan kısmı oluştururken, aydan ve yıldızdan nasiplenememiş gecenin oluşturduğu gökyüzü, görece daha az siyah ama siyah işte…
Böyle kapkara bir manzaraya bakmak insanın içini bir hoş ediyor. Bu hoş kısım biraz heyecan gibi... Ne bok oluyor da heyecan yapıyorum emin değilim. Gözümün görebildiği uzaklık, dibinden ve bilgisayardan yayılan ışığın verdiği alandan ibaret… Neyse böyle uzun uzun cümlelerle yazının giriş kısmını piç etmeden, yazacaklarımı yazayım hızlıca. Gerçi burada zaman yok gibi… Yani, “var ama kime ne?” gibi... Öyle garip.
Gecenin körü, bu siyah manzara beni ürkütmüyor. Sadece heyecanlandırıyor. Nedense hep olağan üstü bir şey olacakmış gibi tetikteyim. Bunun bir nedeni vardı aslında… Ben bu manzara eşliğinde bir iki deprem yaşadım… Belki bu yüzden, belki değil her an bir şey olacakmış gibi hissediyorum. Heyecan bu sebepten sanırım. Bir iki saattir burada oturup, takılıyorum. Bir bok olduğu yok… Arada bir kelebek, böcek filan uçuşuyor ama henüz bir olağan üstü olay yok. Her şeye rağmen keyifli… Siyahın içerisinde birkaç “cırcır” böceğiyle vakit geçiriyorum. Şimdi aranızdan bir iki sivri -sinek- öne doğru çıkarak, “nasıl yazıyorsun lan bloga?” derse, bir şey demem... – word kullanıyorum lan şu anda, sonra kopyalayacağım bloga- Manzara o kadar siyah, bu kadar yalnız işte… Kendi kendime konuştum az önce…
O değil, ben bu akşam bu manzarada ne gördüm biliyor musunuz a dostlar! – a dostlar ne lan?- Şu yazıyı okuyan her 25 kişiden 3 kişiyi alsam, rastgele şu etrafımda bulunan 12 kilometrekarelik alanda bir yere bıraksam, oracıkta sıçar…
Doğanın kendisine yabancılaştık sanırım. Tek başına zaten oldukça büyük, oldukça korkutucu ve bir o kadar güçlü. Çünkü doğa dediğin şey, birbiriyle bir uyum içinde olan bir sürü başka şeyden oluşuyor. Bir insanoğlu çıkıntılık yapmış.
Böcekler geliyor... Böcekler geliyor…
*Gerim gerim geren yazı yazdım insanı...
*Gerim gerim geren yazı yazdım insanı...
Sonsuza Varmaya Sonsuz Kala
Açıklamıyor arkadaş! Hiç bir şey bazı muhabbetlerin, sonsuzlukta yankılanacağı gerçeğini açıklamıyor. Evet! Kimi konular, benden öncede aynı şekilde konuşuluyor olabilir(Olabilir değil! Öyle de...Haydi söyle.) Şimdi ben aynı şekilde konuşmaya ve içinden çıkamadıkça şaşırıp, benden önce konuşanlara referans vermeye devam ediyorum. Üstelik benden sonra da aynı şekilde konuşulacağını bile bile... (Bir daha söyle...)
Bu, en çıtır çerez kıvamındaki muhabbet konuları, insanı şaşırtsa da sonuç olarak bir yere varmıyor. Baktın ki o gece konuşacak ilginç bir şey yok... Hemen gir böyle bir konuya. Herkes keseden sallasın, herkes bir ayrı şaşırsın... Oh! ne güzel.
Açıklayayım! Böyle zor anların muhabbet temaları genellikle bir kaç özelliğe sahiptir.
Bi kere bilimsel açıdan yaklaşılmayacak kavramları içermelidir. Yoksa uzun ömürlü olması beklenemez. Bir yerde biter, bir kişi ortamı şaşırtma şansı yakalar ve uygun cümleleri bulabilirse, o gecenin ortama bilgi giren insanı olarak +5 spelldamage/attackdamage alarak yoluna devam eder. Bu yüzden pozitif bilimin dokunamayacağı açıklıktan gitmeli bu tema. Yoksa biter, gider insanlar zayi olur... Oysa ki insanlar, bir konu içerisinde herkesi şaşırtma fırsatını yakalayabilmeli. -en az bir kere-
*Bu kısma örnek bir konu bulunuz... (Bul lan! Soracağım bunu...)
Diğer taraftan bir derinliği olmalı. "Ayşe düşmüş" filan olmaz. Zaten böyle bir konu tüm zamana yayılamaz. Karakterlerden arındırılmış, saf bir konu olmalı... Baş karakteri olan konular, o karakterle birlikte biterler. (Sonsuza doğru sakız misali uzayan bir konu mu? Yoo! Sakız gibi uzun bir şey mi bahsettiğim? Tabii ki hayır.) Baskın karakterlerden arınmış hikayelerden bahsediyor olabilirim ama bu hiç karakter olmamalı anlamında değil. Konuya dair örneklerde kullanılabilecek karakter sayısı çok olmalı. Bu konuyu konuşan insanlar bile istedikleri yerde, konuyla ilgili kendini örnek gösterebilmeli. Konunun karakterleri her an konuşanlar olabilmeli...
*Bu kısma da bir örnek bul bakalım... (Bunu sormayacağım merak etme!)
Yine bu muhabbetlerin özelliklerinden biri, paradoksa girmemesi. Paradoks ne? Daha açık ifade etmem gerekirse, konu kendini tekrar etmemeli. Sürekli tekrar edip, argümanları tek tipleştiren, olayı anlamsız bir sidik yarışı haline dönüştüren konu, bahsettiğimiz tipte bir konu olamaz. Bu muhabbetler akıp gider. Nereye giderse gitsin, alıp başka bir tarafa götürebilmek için kişiye şans verir...
*Genelde bu şekilde oluyor zaten...Buraya örnek aramana gerek yok...
Diyecektim ki,
Muhabbetin sonsuza gideni mi? Yoksa sonsuz muhabbet mi?
Not:Bir şey daha diyeceğim...
Sonsuzda olmak varken, sonsuza doğru gitmek niye! (İşte bu sözde götümden uydurduğum, elektron atasözü)
Bu, en çıtır çerez kıvamındaki muhabbet konuları, insanı şaşırtsa da sonuç olarak bir yere varmıyor. Baktın ki o gece konuşacak ilginç bir şey yok... Hemen gir böyle bir konuya. Herkes keseden sallasın, herkes bir ayrı şaşırsın... Oh! ne güzel.
Açıklayayım! Böyle zor anların muhabbet temaları genellikle bir kaç özelliğe sahiptir.
Bi kere bilimsel açıdan yaklaşılmayacak kavramları içermelidir. Yoksa uzun ömürlü olması beklenemez. Bir yerde biter, bir kişi ortamı şaşırtma şansı yakalar ve uygun cümleleri bulabilirse, o gecenin ortama bilgi giren insanı olarak +5 spelldamage/attackdamage alarak yoluna devam eder. Bu yüzden pozitif bilimin dokunamayacağı açıklıktan gitmeli bu tema. Yoksa biter, gider insanlar zayi olur... Oysa ki insanlar, bir konu içerisinde herkesi şaşırtma fırsatını yakalayabilmeli. -en az bir kere-
*Bu kısma örnek bir konu bulunuz... (Bul lan! Soracağım bunu...)
Diğer taraftan bir derinliği olmalı. "Ayşe düşmüş" filan olmaz. Zaten böyle bir konu tüm zamana yayılamaz. Karakterlerden arındırılmış, saf bir konu olmalı... Baş karakteri olan konular, o karakterle birlikte biterler. (Sonsuza doğru sakız misali uzayan bir konu mu? Yoo! Sakız gibi uzun bir şey mi bahsettiğim? Tabii ki hayır.) Baskın karakterlerden arınmış hikayelerden bahsediyor olabilirim ama bu hiç karakter olmamalı anlamında değil. Konuya dair örneklerde kullanılabilecek karakter sayısı çok olmalı. Bu konuyu konuşan insanlar bile istedikleri yerde, konuyla ilgili kendini örnek gösterebilmeli. Konunun karakterleri her an konuşanlar olabilmeli...
*Bu kısma da bir örnek bul bakalım... (Bunu sormayacağım merak etme!)
Yine bu muhabbetlerin özelliklerinden biri, paradoksa girmemesi. Paradoks ne? Daha açık ifade etmem gerekirse, konu kendini tekrar etmemeli. Sürekli tekrar edip, argümanları tek tipleştiren, olayı anlamsız bir sidik yarışı haline dönüştüren konu, bahsettiğimiz tipte bir konu olamaz. Bu muhabbetler akıp gider. Nereye giderse gitsin, alıp başka bir tarafa götürebilmek için kişiye şans verir...
*Genelde bu şekilde oluyor zaten...Buraya örnek aramana gerek yok...
Diyecektim ki,
Muhabbetin sonsuza gideni mi? Yoksa sonsuz muhabbet mi?
Not:Bir şey daha diyeceğim...
Sonsuzda olmak varken, sonsuza doğru gitmek niye! (İşte bu sözde götümden uydurduğum, elektron atasözü)
Zor Soru
Bir sürü not almıştım. Ara ara yazayım şuraya diye bekliyordum. Yoğunluk işte! -Heyt- Aldığım bazı notları birbirine bağlıyorum ve diyorum ki, "Bunları aynı yazıda aradan çıkartırım, çok şey var çünkü hepsini yazamam..." İnsanın bu kadar yazacak şey biriktirmesi kötü bir şey. Çünkü herhangi bir anda, herhangi bir yerde karşına çıkan bir şey, tüm bu yazma önceliklerini değiştiriyor. Sonra bir başka şey gelip, yine öncelik sırasını değiştiriyor...Sonra bir başka şey daha geliyor ve yine tüm öncelik... -eööeh- İşte bu yüzden hızlı yazmak lazım.
İşte ben bu "yazmam gerek sendromu"na yakalanmışken bir soruyla karşılaştım. Bence nerede ve nasıl karşılaştığım önemli değil. Sokakta yürürken biri koşarak yanıma gelse ve bana o soruyu sorup kaçsa, yine bu yazıyı yazardım. - soran kişiden bağımsız yazıyorum tribi... ne gerek var -
Şimdi soru merak konusu... Bu yüzden soruyu, yazının sonuna saklamak gibi bir pislik yapmayacağım. Aslında ben buna "bir pislik" demezdim. Neden böyle dedim bilmiyorum. Bence böyle ilginç ve sonu merak uyandıran hikayeler güzeldir. Okuyan için her zaman öyle olmasa bile kendime bir güzellik yapmış oluyorum. Nasıl bir insanım lan ben?
Geçen gün bir fotoğraf gördüm. Şimdi o fotoğrafta gördüğüm şeyin ne olduğunu anlatan bir kelime bilmediğim için uzun uzun anlatıyorum. Bir tane tabela... Binanın duvarına asılmış ve yangın anında neler yapılacağına dair şekil ve yazıların olduğu bir alet/edevat/cihaz.... Her satırda bir şekil ve uyarı yazısı var. İlk satırda bulunan şekli şu anda anlatabilmem mümkün değil. Anlatamadığım bir şeyin içinde anlatamadığım başka bir şeyin olması zaten yeterince ilginç... ama ilk satırda yapılması gerekenler arasında bir madde var. "Bağırın" diyor... Bir yangın anında önce bağırmak gerekiyormuş. Sonra 2222 arayın diyor. Şimdi 2222 ne lan diye sorma. Bir ülkede 2222 itfaiyeyi arıyor işte...
Böyle hayati bir durumda, yapılması gereken ilk şeyin "bağırma" olması demek ki gerekli bir hareket. Mümkün olduğunca fazla kişiyi durum hakkında bilgilendirip, itfaiyeyi aramak ve sonra beklemek, bence de oldukça iyi bir hareket. Ama buna rağmen, kimileri "yaaaangggıııııııııınn varrrrrrr" -böyle bir yazım şekli sizce anlatımı güçlendiriyor mu? vay be! çoğilginç- diye bağıran teyzelerimizle geyik yapıyor. Böyle ulvi bir iş geyik malzemesi olur mu lan? Çok ayıp.. Gerçekten hiç hoş bir hareket değil. Oysa teyzelerimiz, özellikle bu şekilde yaygarayı basıp bağırabilen teyzelerimiz, çok önemli bir iş yapıyorlar.
Bana tüm bunları anlatan fotoğraf bir anda konuştu. "Lan! N'oldu öyle kaldın tepsi gibi. O teyzelere edeceğin laf kalmadı mı?" Tabii bir fotoğrafın durduk yerde konuşmasına izin verecek değilim... "Hop bakalım..dur" dedim. Aslında "Hop! Dur bakalım" demek istemiştim.
"Bir kere orada öncelikli olarak ne diyor? "Bağırın" diyor. "Yangın" diye mi bağırın diyor? Hayır... Bir şekilde bağırın ve etrafınızdaki insanları bu konuda bilgilendirin. Yani "bööee" diye bağırabilirsin. Etrafındaki insanlarla anlaştığın dilde yangın durumuna denk gelen herhangi bir sesi çıkartabilirsin. Neden yangın diye bağırıyorsun? Tabii burada "ne diye bağıracağız lan? en çok kişiyi yangın dersek uyarırız" diyebilir birileri. Peki ben, bir yangın anında herkesin cep telefonuna "bina yanıyor ulen! çabuk çıkın binadan ama birbirinizin üstüne basmadan" diye bir mesaj atsam ne olur? Daha fazla kişiyi daha hızlı uyarmış olmam mı? -evet orası gitmedi...-
Bu tabelanın kendisiyle uğraşıyor değilim... Ben sadece, her zaman, her yerde insanları böyle zor bir durumdan kurtarabilecek tek bir işaret olsun isterim. Kore'de başıma böyle bir şey gelse ve ben "yaaeeeenggiiinn veaaar" diye bağırsam, çok mu gülersiniz? Ben gülerim valla...
Bu nedenle o tabelaya "shout" yazmak yerine, herkesin anlayabileceği bir şey yazılması gerektiğini düşünüyorum. Artık tüm dünya olarak, ne yazacağımıza nasıl karar veririz bilmiyorum... Ama ben ilk öneriyi yapmak istiyorum fikri ortaya atan olarak. -Daha önce atanlar vardır ama ben atmakla kalmıyor ve yazıyorum- Sonra yeni fikirler gelir ve çoğunluk başka bir şeye karar verirse, o olsun-
İşte önerim... Tüm dünyadaki insanların, "aha lan yanıyoruz, kaçın" diye anlayacağı kelime grubu şu olsun.
"Sen Kimsin?"
Galiba olmadı lan!
*"İşte böyle, araya bir hikaye daha alırım, sonra bambaşka bir yerden götürür diğerine bağlarım ama orası da ironik olur... güzel olur öyle ironi mironi filan mis.." triballeri... Okunur bunlar! Arada çıkıyor...
Anladım Ben!
"Bana biraz logaritma anlatır mısın?" dedi...
Bir anda aklıma, "Boyun çok uzun olmasaydı, kahve içebilir miydik?" sendromu geldi...
*eheh
Film Kutusu
Bugün biraz sıkıldım... Kendime güzel bir film yapayım dedim. Sonra fark ettim ki, benim yapacağım bir filmi izlememe gerek yok. Daha çok sıkılırım... Ama bugüne kadar yapılmış bütün filmleri izlediğim için şimdi izleyeceğim şeyi benim yapmam lazımdı. Neyse ki çaresi var...
Film kutusuna gittim! Film kutusu, istediğin filmi yapmana yarayan bir alet... Boşuna aramayın! Hiç bir yerde yok, sadece bende var bir tane... İstediğim filmi izleyebildiğim, bugüne kadar çekilmiş bütün filmlerin bir "playlistte" olduğu, istediğin zaman bir senaryo verip film çektiğin ve sonra seyrettiğin bir kutu.. Film kutusunun bir özelliği daha var, bugüne kadar kullanmamıştım. Çok ilginç bir şey... Bazı ögeler seçip veriyorsun ve sonra tüm bu ögelerden oluşan "random" senaryoya sahip film yapıyor kutu... Bu işe yarayan bir düğme var kutunun üstünde!
Bir kaç şey bırakayım kutuya ve hiç bilmediğim, ama o şeylerin içinde olduğu bir film izleyeyim dedim. Sonra yapmaktan en çok keyif aldığım şeyleri tutup kutuya attım...
Önce bir kaç tane şarkı attım... Hani filmin müzikleri iyi olsun diye.. ama hepsini ben atmadım, bir kaç tane de sevebileceğim türlere yakın, rastgele şarkılar çıksın istedim...-öyle ayarladım kutuyu- Radyo gibi olsun istedim... Eski filan ama mp3 çalar neymiş? peh.. Radyoyu seviyorum.. Gittim içine bir tanede radyo attım.
Sonra bir kaç tane oyun aldım geldim. Oyun oynamayı seven adamım, oyunsuz olmaz dedim... Hangilerinde iyi olduğumu biliyorum ama iyi olmadığım oyunları da rastgele filmde görmek istedim. Ona göre bir ayar daha yaptım kutuya... Filmde, oyunlar üzerinden oyunlar oynansın, hatta iddia yapılsın dedim.. Gittim bir tane "iddaa" kuponu attım kutuya! Bilgisayar oyunlarını ayrıca koydum... Blizzard'ın oyunları, olduğu gibi kutunun içinde... Filmde ara ara "cinematics" olsun istedim...
Biraz komik olsun dedim... Eğleneyim filmde ,başka bir moda girmeyeyim dedim.. Ama sonra kutunun üzerinde duran o tuşu tekrar gördüm. Tamam lan! Filmde biraz karmaşık duygular olsun dedim. Yine bastım tuşa, bir iki duygu daha koydum. Ama her duyguyu yaşmak istemediğimi fark ettim. O yüzden bu "random" seçeneğinin yanında duran kutucuğa, "şunlar hariç" diye bir açıklama ekledim... Oraya da bazı duygular yazdım. Gerek olmadığına inandığım... Sonra yine vazgeçtim! Tamam hepsi "random" olsun ama şu şu duyguların limitleri olacak dedim...Bir kaçına limit koydum...İşte o anda aklıma geldi. Bu kararsızlık denen hal pek acayip, filmde bol bol olsun istedim. İşte o anda sahip olduğum bu duyguyu da alıp kutuya attım. Çok acayip bir film olacaktı... Hiç birinizin izlemediği...
Elimde duran fincanı da alıp kutuya attım. İçerisinde kahve vardı. Filmde kahvenin olması iyi olurdu. Filmin içinde bir kaç sahnede, kahve ve sigaralarıyla birlikte konuşan ya da konuşamayanlar olabilir diye düşündüm. Ama hep kahve mi? Gidip hazır çorba, çay, bira filan getirdim. Hepsini boşalttım kutuya... Eğer filmde bazı sahnelerde bir şeyler içiliyorsa, şu önümde duran sehpadan içilsin lan! Ne güzel olur... Evet! Sehpa da kutunun içine gitti... Bir kaç "random" mekan atadım, özellikleriyle birlikte tabii... Dışarıda oturabileceğin, içerisinde konuşurken birbirini duymakta zorlanabileceğin, yıllardır gittiğin, daha önce hiç gitmediğin gibi...Sonra bir özellik daha ekledim. Bazı sahnelerde oturduğum salon kullanılabilir olsun dedim.... Ama salonu kutuya atmadım. O kısımda ögeyi dışarıdan yükle dedim... Oralarda film biraz takılabilir!
Sonra birden elime bir kaç eski Yeşilçam filmi geçti. Hemen fırlattım kutuya... Öyle internet üzerinde dolanan bir kaç komik video da koymam gerekti. Buldum hepsini ve attım kutuya... Evet USB belleğin içinde attım. Bir tane boş USB daha attım sonra, bir de "wireless" bağlantı için gerekenleri attım kutuya. Film esnasında internetten video indirip, izletiyor film. Yine "random" özelliği sayesinde. Böyle arada dandik fragmanlar izlesem iyi olabilir diye düşünüyorum...
Neyse, tüm bunların yanında kutuya daha bir sürü şey attım. Henüz yapmadığım kahvaltıyı, arkada duran koltuk takımını filan... Fotoğraflar, facebook hesabı, twitter... Hepsini attım kutuya! Tabii bu arada "random" özelliği hala açık. Mesela filmde formspring, msn, herhangi bir sitenin "chat" odası da kullanılabilir...
Sonra bir kaç karakter eklersem olur diye düşündüm. Filmi izlemek için sabırsızlandığımı fark ettim. Hemen sevdiğim bir kaç karakter ekledim. Sonra, ilk kez karşılaşacağım karakterlerin özelliklerini ekledim. Tanıdığım karakterlerin yanında, tanımadığım karakterlerle tanışacaktım. Ama özelliklerini yine ben belirlediğim için, ilginç bir şey olmayabilirdi. Bu yüzden yine "random" ayarları yaptım. Böylelikle hiç tanımadığım, tanımam gereken karakterler girecekti filme... Tam ayarlar bitiyordu ki, birden önemli bir şey unuttuğumu fark ettim....
Lan! Böyle bir filmde, benim bu filmi yaparken takıldığım gibi takılacak bir karakter olmalı... İşte bir film kutusunu bu şekilde kullanabilecek biri... Hemen, film kutusunun son güncellemeleriyle gelen, yeni "karakter oluşturucusunu" kullanarak bir karakter daha ekledim kutuya... En önemli detayı da bitirdikten sonra, filmi izlemenin vakti gelmişti...
Tam bu esnada, filmi kutudan izleyeceğime projeksiyon cihazına bağlayayım dedim. böyle duvarda koca koca izlerim. O anda, "bugüne kadar herhangi bir filmi kutunun içinde izlemediğim" gerçeğiyle karşılaştım. Biraz havaya bakıp, atladım kutuya...
*Film bittikten sonra...
Nasıl filmdi lan o? Anlatmam lazım...
Bölünen...
Adam şanssız bir kere.. Kuş bile sıçsa, paçasına sıçıyor ve bu herif "lan kafama gelmedi ki" diyerek bilet milet almıyordu kendine... Ne zaman bir şans oyunu devreder, hemen gidip oynar bir tane. Vay be baba! Var mı böyle dünya? Sen hiç bir zaman oynama, yapma, etme... Sonra belki bana çıkar ha? E tabii şans oyunu bu, adı üzerinde...
Konuşsan adamla, fizik ve ötesine dair muhabbetlere meraklı görünür. Öyledir zaten... Bu yüzden olasılık hesabını "ya olur ya da olmaz" üzerinden kurarak, gider şans oyunu filan oynar.(%50 kafası) Neyse mevzumuz bu değil... Gidip oynadığı şans oyunlarından bir şey kazansa o parayla ne yapacağı bile belli değil... Bakmıyor bile bir çoğuna! Gününde bakacağına, bir sonraki oyunu oynadığı zaman bakıyor... Eh be abicim!
Bu oyunlarla ilgili yaptığı en güzel şey konuşmak. Oynadığı bir şans oyununun ne olduğuna bakmaksızın, "lan işte bu kadar paramız var. Ne yapıyoruz?" diye sağa sola sorar... Gereksiz fukara muhabbetinin hası bu değil mi? Ne dersiniz lan? Değil mi?
Sonra insanları dinler... Kim ne yapmak istiyor! Kim nerede kalmış, kim nereye gitmek istiyor... Neden böyle bir şey yapıyor anlamış değilim. Hayal dünyalarında mı geziniyor bu herif? Bilmiyorum yahu belki de insanların ne yaşadıklarını, ne yaşamak istediklerini öğrenmek istiyordur. Gereksiz herif...
Neler görüyor acaba? Yeter lan! Başka bir şey anlatmayayım diyorum ama geçen gün bir şeye tanık oldum. Yok yok bugündü sanırım... Adam fal baktırıyor. Yani, ne diyebilirim? Öyle faldan mesaj alabilecek bir potansiyeli yok... Mantıksal zinciri kuvvetli öreceğim diye kafayı kilitleyenlerden... Evet! Bir mühendislik durumu yok değil... Var!
Neyse fala biraz kulak çalayım dedim... Anlatan insan gayet başarılı ama bizim oğlan biraz garip... "lame" mi desem "noob" mu bilemedim... Öyle bir çocuk değil ama.. Biliyorum herif iyi oynar oyunları... Anlatan insan bir takım kavramlar kullanıyor ama nafile! Bizim çocuk ne anlıyor acaba?
Bir ara kulağıma bir kelime takıldı. "Kumral"... Oha lan dedim. Bu adamın renk ölçeği (scala diyeceğdum az kalsın) çok dar, çok geniş aralıklı. 8 bit görüyor olabilir dünyayı... "Kumral"ı ne bilsin... Üstelik lafa giriyor utanmaz... Arada "Yahu kumral ne? Hangi renk bir göstersene!" diyor. Eh be insanoğlu! Ne demek "ne renk? göstersene". Belli ki eğleniyor hıyar... İnsanoğlunun bazı şeylere önemsiz davranıp, aynı adı takıyor olmalarına mı kızmış? Acaba bu yüzden insanlardan bu kavramı detaylandırmalarını mı istiyor?
Böyle biri var lan! Çok acayip...
*"Kendimi böldüm hey! Hehe" triballeri...
Konuşsan adamla, fizik ve ötesine dair muhabbetlere meraklı görünür. Öyledir zaten... Bu yüzden olasılık hesabını "ya olur ya da olmaz" üzerinden kurarak, gider şans oyunu filan oynar.(%50 kafası) Neyse mevzumuz bu değil... Gidip oynadığı şans oyunlarından bir şey kazansa o parayla ne yapacağı bile belli değil... Bakmıyor bile bir çoğuna! Gününde bakacağına, bir sonraki oyunu oynadığı zaman bakıyor... Eh be abicim!
Bu oyunlarla ilgili yaptığı en güzel şey konuşmak. Oynadığı bir şans oyununun ne olduğuna bakmaksızın, "lan işte bu kadar paramız var. Ne yapıyoruz?" diye sağa sola sorar... Gereksiz fukara muhabbetinin hası bu değil mi? Ne dersiniz lan? Değil mi?
Sonra insanları dinler... Kim ne yapmak istiyor! Kim nerede kalmış, kim nereye gitmek istiyor... Neden böyle bir şey yapıyor anlamış değilim. Hayal dünyalarında mı geziniyor bu herif? Bilmiyorum yahu belki de insanların ne yaşadıklarını, ne yaşamak istediklerini öğrenmek istiyordur. Gereksiz herif...
Neler görüyor acaba? Yeter lan! Başka bir şey anlatmayayım diyorum ama geçen gün bir şeye tanık oldum. Yok yok bugündü sanırım... Adam fal baktırıyor. Yani, ne diyebilirim? Öyle faldan mesaj alabilecek bir potansiyeli yok... Mantıksal zinciri kuvvetli öreceğim diye kafayı kilitleyenlerden... Evet! Bir mühendislik durumu yok değil... Var!
Neyse fala biraz kulak çalayım dedim... Anlatan insan gayet başarılı ama bizim oğlan biraz garip... "lame" mi desem "noob" mu bilemedim... Öyle bir çocuk değil ama.. Biliyorum herif iyi oynar oyunları... Anlatan insan bir takım kavramlar kullanıyor ama nafile! Bizim çocuk ne anlıyor acaba?
Bir ara kulağıma bir kelime takıldı. "Kumral"... Oha lan dedim. Bu adamın renk ölçeği (scala diyeceğdum az kalsın) çok dar, çok geniş aralıklı. 8 bit görüyor olabilir dünyayı... "Kumral"ı ne bilsin... Üstelik lafa giriyor utanmaz... Arada "Yahu kumral ne? Hangi renk bir göstersene!" diyor. Eh be insanoğlu! Ne demek "ne renk? göstersene". Belli ki eğleniyor hıyar... İnsanoğlunun bazı şeylere önemsiz davranıp, aynı adı takıyor olmalarına mı kızmış? Acaba bu yüzden insanlardan bu kavramı detaylandırmalarını mı istiyor?
Böyle biri var lan! Çok acayip...
*"Kendimi böldüm hey! Hehe" triballeri...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





